Nefesi seyrek, hep öyleydi, hep temkinli alırdı soluklarını bitecek gibi. Avlanmamak için derdi bir de. Nefes cimrisi, pislik! Her yerinde çizikler, dikişsiz yaralar, oyuklar, delikler. Buna rağmen içerisi görünmüyor, buna rağmen kaskatı bir beden, kilit altında duygular. Neredesin anne? Ne kokusu yayılıyor ne sevgisi açığa çıkıyor. Orman yaraları bunlar, bildiklerim var, benimleyken olanlar var, bir de dediğine göre Kırlanilerle olanlar. Neden benim de normal bir annem yok? Parmaklarımı yaralarına sokup içeriye ulaşmak zorunda kalmayacağım, etini yoklayıp suyunu çıkarmaya çalışmak için aklımı yitirmeyeceğim bir annem yok?
Anık ve Pamuk. Geçmiş ve şimdi. Anne ve kız. Bu bir anne kız hikâyesi değil. Kırlanilerin, kendi içine kapalı, sınırları keskin, çıkışı zor bir ormanda yaşayan, kırdan gelen vahşi kadınların hikâyesi bu. Hayvananaları, köksüzlükleri, törenleri, inanışları, kuralları, cezaları, hayvanlaşan bedenleri, ormanın parçası haline gelen yaşayışlarıyla erkek dünyaya bir karşı duruş onların varlığı. Ama bir yere kadar...
Bu bir anne kız hikâyesi. Hayvanlaşan annesinde insanlık kırıntısı ararken vahşete çarpan kızın hikâyesi.
Öyküleriyle tanıdığımız Gamze Arslan ilk romanı Kırlaniler’de gücünü topraktan, ormandan, hayvandan ve mitolojiden alan eşsiz bir dünya kuruyor... Müthiş bir hayal gücüyle beslenen; kadın, hayvanlaşma, beden, doğum ve ölüm üzerine çarpıcı ve özgün bir kurgu...