Hess okumayalı yıllar olmuştu. Yıllar önce okuduğum Siddhartha ile Narziss ve Goldmund romanları beni öyle etkilemişti ki; o yıllarda Demian, Knulp, Boncuk Oyunu derken birer birer okumuştum tüm kitaplarını ama sıra gelmemişti Hesse'in bu deneysel, yarı-fantastik otobiyografik romanına.
Harry Haller: Sıra dışı bir adamın hikayesi... Hess, kitabın içerdiği yalnız yaşamın ifadesini isabetli bir şekilde vurgulayan Bozkırkurdu adını, toplumun değer yargılarına ve yüzeysel yaşamına uyum sağlayamayan insanı tanımlarken "yalnız kurt" simgesinden yararlanabilmek için vermiş olsa gerek:
Harry'nin kendisini bir kurt-insan olarak algılaması, birbirine düşman ve karşıt iki parçadan oluştuğunu sanması, işi basite indirgeme amacına yönelik mitolojik bir yaklaşımdır.
Bozkırkurdu, tüm dağınık yaşamına rağmen, düzenli bir hayata, burjuvazinin türlü nimetlerine bilinç-altı özlem duyan biri. İçindeki çelişkiler ve zıtlıklar onu sürekli gelgitlerle dolu bir hayata taşımakta, ani mutluluk ve hazları ani sıkıntı ve bulantılar kovalamakta. Hem herkese yabancı hem de herkes gibi bir karakter Harry. Kendini en yabancı, en vahşi hissettiği anda bile aslında bir yandan da herkes gibi olabilmeyi içten içe isteyen biri:
...bir cenaze alayına rastladım. Tabut yüklü arabanın ardından ağır ağır yürüyen ölü yakınlarının yaslı yüzüne bakınca, kafamda bir düşünce uyandı: Ölümü benim için bir kayıp oluşturacak insan, bu kentin, bu dünyanın neresinde yaşıyordu? Ve benim ölümüm kendisi için önem taşıyacak insan neredeydi?
Hesse sıradan bir roman tarzından uzak, düşsel bir yolculuk ya da upuzun bir rüya anlatır gibi yazmış. Otobiyografisinde belki de herşeyi pek açık seçik hale getirmemek için seçmiş de olabilir bu tarzı. Sıkıcı başlayan ama merak uyandırarak devam eden bir üslup. Hesse işte...