Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

ŞULE SARPKAYA İREZ Tarafından Yapılan Yorumlar

Sımsıcak bir baba-oğul-yol hikayesi; Sabahın Üçü. Kitabı ilk gördüğümde şöyle düşünmüştüm, biz saat 3:00’ü gecenin üçü olarak tanımlarız ancak bu kitapta sabahın üçü olarak sunulmuş. Kitabı okuyunca Fitzgerald’ın şu sözüne istinaden yazılmış olduğunu anladım; “Ruhun gerçekten karanlıklar içine düştüğü gecede saat daima sabahın üçüdür.“ Epilepsi hastası olan oğul ile onunla pek fazla vakit geçiremeyen meşgul bir babanın en başta zaruri olan, bilmedikleri bir kentte iki tam gün ve iki tam geceyi nasıl geçirdiklerini konu alıyor kitap. Birbirlerinin bilmedikleri yönlerini keşfediyor ve bundan büyük bir haz alıyorlar. Bir çırpıda okunabilecek sıcacık bir hikaye. Bazı yanıtlanmamış sorular bıraksa da kitap, anlamlı ve güzel bir sonla buluşturuyor okuru. Yazarın okuduğum ilk kitabı. Boş bir kafayla okunabilecek, çerezlik, vakit geçirmelik hoş bir yaz kitabı denebilir.
Kitabı bir çırpıda bitirdim ve yazarın yaşına baktım. Elbette her şey yaşla ölçülmez ancak dil kullanımı olsun siyaset eleştirisi olsun okura yazarın altmışlarına dayanmış tecrübeli bir “survivor” olduğu yanılgısına düşürüyor. Kitap oğulun babasına hitaben yazılmış günlük tarzında ilerliyor. İçerikte babasına olan kızgınlığı, engel olamadığı eleştirileri, sorgulamaları ve hesaplaşmaları var. Kitabın adının cevabını kitabın sonlarına doğru verdiği bir yığın isim olarak yorumluyorum ki babasının ellilerinde fabrikada geçirdiği bir kaza sonucu yatağa bağımlı hale gelmesinin ardından aldığı devlet yardımlarının hükümet tarafından peyderpey kesilip üstüne bir de babasının zor koşullarda çalıştırılması yönünde çıkan yasa tasarılarıyla perçinlenmesi kitabın oluşturulma sebebi olmuş. Louis başbakanın, bakanların, ve siyasi olarak güçlü isimlerin tarihe bu şekilde geçmelerini özellikle istemiş bunu da kitabında belirtmiş. Bu aile dramını birkaç ağızdan dinlemek isterdim doğrusu.
Bir solukta okuduğum, hayatın içinden mi dışından mı olduğunu tam kestiremediğim akıcı ve absürt bir hikaye; Ülker Abla. Hem Türk kadınının gerçeği hem sokakların, hem içimizde yaşayanların. “Neşeli hüzünler dansı“ tadında trajikomik bir hikaye. Ülker Hanım babasının gazabından kaçıp kader motifiyle kocasının gazabına tutulmuş sıradan bir kadın. Evden kaçar hastanede refakatçilik yaparak yaşamını sürdürür oradan çıkar sokaklara sığınır ancak her kadının korktuğu şeyin başına gelmesinden mütevellit ne yaşadığını bilir ne yaşama uğraşını. Tekrar hastaneye dönüşü ile birlikte eski komşusuna rastlar ancak hayat bu ya kimse iyilik yapıp denize atmaz. Kitabın satır araları gerçekliğimize dokunuyor. Okurken bu kadar cahil bir kadının böyle cümleler kurmasını eleştirmiştim kendimce ancak başka türlüsünde de kitap kendini okutmazdı diyerek dindirmeye çalıştım kendimi. Kitabın sonlarına doğru yazar araya girip okurların bu huzursuzluğunu sonlandırdı. Hepimizin yakinen tanıdığı biri; Ülker Abla..
Oğlum tam bir Şermin Yaşar hastası. Bu kitabını da imzalı basım olarak yakalayıp alabildik. Ara vermeden okuyup bitirdi. Çok beğendiğini söyledi.
9 yaşındaki oğlum çok beğendiğini söyledi. Tek oturuşta okuyup bitirdi. Heyecanlı olduğunu söyledi.