Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Suat Sungur Tarafından Yapılan Yorumlar

12.04.2005

“Otoyol Kenarında Yanan Ateşler”, kısa sayılabilecek bir roman. Hacmiyle, insanları ve üslubuyla uzun hikaye formatında yazılmış. Ancak ele aldığı meseleler fazlasıyla hacimli ve yakıcı. Bilimkurgunun kardeşi sayılan kara-ütopyanın alanından keskin bir siyasal ve toplumsal eleştiriye soyunuyor Devecioğlu. Teknolojik araç ve gereç tasvirleri üzerinde durmuyor ama tıpkı Levent Mete gibi, o araç ve gereçlerin hayatı ne hale getirebileceğini gözler önüne sererken bilimsel ve teknolojik gelişmelerin tek başlarına daha güzel, daha insanca daha huzurlu bir dünya yaratmaya yetmeyeceğini, ekonomik ya da bilimsel “ilerlemelerin” zorunlu olarak kültürel ya da siyasal özgürlük anlamına gelmediğini vurguluyor.

Aslında sterilize edilmiş, yabancılardan arındırılmış uydu kentlerin zengin insanlarıyla gecekondu mahallelerindeki kesif yoksullukta sürdürülen hayatın yarattığı tezadı bir an olsun göz önüne getirdiğimizde, “Otoyol Kenarında Yanan Ateşler” bir fantazya olma özelliğini hemen yitiriveriyor. Tersine, bir dönemin toplumcu gerçekçi romanlarında anlatılanlardan çok daha çıplak gerçekler var bu hikayede. Zaten Barbaros Devecioğlu da, romanının büyük bir bölümünü Amerika'nın Irak’ı işgale başladığı günlerde yazmış. Otoyol fikrini nereden aldığını ise şöyle özetliyor; “2000 yılında büyük krizin başladığı günlerde hava kararırken Kağıthane'den Şişli'ye çıkıyordum. Kağıthane deresinin civarı tam bir gecekondu bölgesi. Tek ışık yok. Yolun iki kenarına bir sürü çocuk toplanmış. Bidonlarda ateşler yakmışlar. Alevlerin arasında birer karaltı gibiydiler. O görüntü beni çok etkiledi. Aynı günlerde de kriz patlamış, insanlar işlerinden çıkarılıyorlar. O zaman aklıma bu karanlık atmosferi kitap yapmak geldi.”

Sadece zenginlik-yoksulluk karşıtlığıyla değil, hayatın her alanına damgasını vuran adaletsizliğe karşı edebiyatın içinde yükselen bir çığlık olarak da okuyabileceğimiz “Otoyol Kenarında Yanan Ateşler”, romandaki ihtiyar adam karakteri üzerinden bu çığlığı atmakta imtina eden aydınlara yönelik bir eleştiriyi de barındırıyor. Eski zamanların büyük nümayişlerinin tanınmış simalarındandır adam. O nümayişleri öncesi yapılan toplantılarda daima notlar tutmuş, konuşmasının temelini oluşturan meseleleri makaleler biçiminde kaleme almıştır. Ancak sonradan konum değiştirmek, cemiyet hayatına dahil olmak, iyi kötü bir düzen kurmak isteyecek, bu nedenle kendisini eyleme çağıran kara saçlı kız ve arkadaşlarına sırtını dönecek, her şey ters yüz olduğunda ise, kara saçlı kızı alevler içindeki şehirde bırakıp, daha güvenli bir yere kaçacaktır. Kız cehennemde kalıp meselelere doğrudan müdahil olmayı seçerken, o postu kurtarmak için uzaklara kaçmıştır. Şimdi, eski notlarını tekrar tekrar elden geçirmesi ve otoyol imalatı alkollü içkilerle geçmişine lanetler yağdırması zamanı geri çevirmenin bir yolu olmadığını bilmesinden, çaresizliğindendir.

12.04.2005

Tayfun Pirselimoğlu, önceki romanlarında –özellikle “Kayıp Şahıslar Albümü”nde- kullandığı “kayıp şahıs takibi” izleğini “Şehrin Kuleleri”nde de tekrarlamış. Ancak izleğin tekrarı yazarın kendisini tekrarladığı anlamına gelmiyor, tersine üslubunu, kurgusunu, ironik dilini, siyasi eleştirisini her seferinde biraz daha olgunlaştırıyor Pirselimoğlu; düşselliği, anlatmayı, ana hikayeye yan hikayecikler katmayı, böylelikle pek çok insanın kaderini tesadüflerle yan yana getirmeyi seviyor. Ama doğunun sözlü hikaye geleneğini hatırlatan üslubuna rağmen çok sağlam bir kurgusu var. Yan hikayeciklerle, zengin şahıs kadrosuyla çok farklı zamanlara ve coğrafyalara uzansa da ana hikaye hiç dağılmıyor. Anlıyoruz ki, aslında hep bir tek hikayenin içindeyiz; önceki romanlarındaki gibi, bu kez de, hantallaşmış bürokrasisiyle, iç bunaltan televizyon programlarıyla, resmi tarih imalatıyla, darbeleriyle, kifayetsiz muhteris darbecileriyle, paranoyaların ürettiği komplo teorileriyle, provokasyonlarıyla, duyarsızlaşan insanlarıyla, anlatılan bizim hikayemiz.

Hayatın her alanına sızan, gözleyen, buyuran, sorgulayan, hapseden, yok eden, akıl sır ermez büyüklük ve ulaşılmazlıktaki bürokrasi çarkı içerisinde kaybolmuş, kimliksizleşmiş memuruyla Kafka’nın “Şato” ve “Dava”, Saramago’nun “Körlük”, Melih Cevdet Anday’ın “İsa’nın Güncesi” romanlarını hatırlatan “Şehrin Kuleleri”, bugünü bilinmeyen bir gelecekte yeniden kurgulamasıyla karamsar bir dünya görüşünün izlerini taşıyor. Sözünü ettiğim yazarlar gibi Tayfun Pirselimoğlu da romanını hayatın kaotik, irrasyonel atmosferini açığa çıkaran metafor ve simgelerle inşa etmiş. Siyasi bir tavrı, siyasi tahlilleri, keskin bir eleştirisi yok gibi görünüyor, ama bu saydam duruş sayesinde fazlasını yapıyor; okuyucusunu hayatın akıl dışılığına, saçmalığına güldürüyor, söylemiyor ama ima ediyor!..

Yazar, mizahi anlatımı, ironik üslubuyla gelmiş işin üstesinden, ki alışkanlıklarla körelmiş bir toplumda, artık fark edilemeyen saçmalıklara, alçaklıklara, çarpıklıklara dikkat çeken, alışkın olunan şeylerin garipliğini, garip sanılanların olağanlığını keşfetmemizi sağlayan tam da bu ironik tutumdur. Tesadüflerin, olayların, iktidarın tasarruflarının, insan davranışlarının saçmalığı sarsıyor bizi, çünkü bu saçmalıkların ne kadar gerçek olduğunu, yakamızdan hiç düşmediğini ve her an tekrarlanabileceğini hissediyoruz. Bir alıntıyla örnekleyeceğim:

“Doğrusu komitenin bu ağır mesai içerisinde faydalı işler yapmadığını iddia etmek de haksızlık olur. Komite sayesinde aslında hiç var olmamış bir savaşta kazanılan zaferin yıl dönümünün kutlanması için bakanlığa yapılan başvuru kabul edilmiş ve 3. Çakırbayır zaferinin her yıl 3 Martta kutlanmak üzere programa alınması bu sayede gerçekleşmişti. Bu sayede takvimlerde her nasılsa boş kalmış bir günün doldurulmuş olması bir yana, savaşlarla bezeli geçmişe yaraşır bir zafer daha kazanılmış oluyordu. Bu muharebenin komutanlığı için Milli Komite üyelerinden birisinin uzak da olsa bir akrabasının seçilmiş olması, doğrusu ya işi biraz olsun kolaylaştırmıştı. İşin tek mahsuru Milli Komite’nin diğer üyelerinin büyük dedeleri için de uygun savaşlar bulma zorunluluğunun ortaya çıkmasıydı.”

Saçma yaşamın doğallığı, yalnızlık, yolunu şaşırmışlık, arayış, vb. gibi Kafka dünyasının zihinsel motifleri pek çok yazar, hatta sinemacı tarafından kullanılmıştır. Ancak, bu motiflerin çarpıcılığı sadece içeriklerinden veya sadece cümle içerisinde kullanılmışlıklarından gelmez; etkiyi sağlayan onları sergileyen anlatım tekniğidir. Mesela Kafka, anlattığı o akıl almaz hikayeleri en olmadık zamanda yaptığı ayrıntı tasvirleriyle gerçeklikle bağlamış, bir şatoyu, bir davayı ve böcekleşmiş bir bedeni ironik üslubuyla anlamlı metaforlara dönüştürmüştür. Kendi hikayelerini anlatmak için Kafka’nın fantastik dünyasına yönelen yazarları başarılı kılan, işte bu tekniği kavramış olmalarıdır. Tayfun Pirselimoğlu da, olayları, insanları ve mekanları en olağan dışı anlarda bile ince ince tasvir etmesini biliyor. Önceki romanları gibi “Şehrin Kuleleri”nde de gizemli, sürükleyici ve çarpıcı bir hikayeyi hiç aksamayan zengin bir dille anlatmış; insan, mekan, eşya, ayrıntı ve durum tasvirlerine gösterdiği özenle hikayesini keyifle okutmayı başarıyor.

Son yıllarda romana ilginin ne ölçüde arttığını hepimiz biliyoruz. Ancak bu büyük seferberlik içerisinde aslan payını "star" sisteminin "sıradan" ürünleri alırken pek çok iyi yazar ve iyi roman yeterince tartışılmıyor. Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın ve içinde yaşadığımız zamanı fantastik bir dünyada yorumlayan romanlarıyla Tayfun Pirselimoğlu da hak ettiği ilgiyi bulamayan yazarlardan bir tanesi. “Kayıp Şahıslar Albümü”nü sevmiştim, “Şehrin Kuleleri”nin onu aştığını düşünüyorum.

12.04.2005

Selçuk Altun’un önceki romanlarını okuyanlar, “Annemin Öğretmediği Şarkılar”daki insan tiplerine, mekanlara, o mekanların yoğunlaştırılmış tasvirlerine, polisiyelere özgü bir kurguyla hızlanan arayış hikayesine ve yazarın kendine özgü uslubuna yabancılık çekmeyecekler. Bu kez de, hayatın –maddi anlamda- cömert davrandığı bir ailenin bu cömertlikten kötü etkilenmiş son ferdinin hayatından uzunca bir kesit sunuyor okuyucusuna. Birbirinin çok uzağında ama birbirine paralel akan iki ayrı hikayenin zamanın bir anında rastlantısallıkla kesiştiği, uzun bir zaman aralığına yayılan ve çok sayıda insan tipi ile çok sayıda mekana yer veren “Annemin Öğretmediği Şarkılar”ını özetlemek gibi bir niyetim yok. Bir fikir vermeye çalışacağım sadece: Romanın en önemli karakteri Arda zengin bir ailenin çocuğu. Aslında zenginlik, güç ve hırs anne tarafından geliyor. Kendileri gibi Musevi kökenli olmamasına rağmen, Arda’nın profesör babasını ünlü bir bilim adamı sıfatı nedeniyle, yani ailenin ihtiraslarını doyurabildiği için kabul etmişler aileye. İlk karısından ayrılıp zengin yeni karısının evine yerleşen, kendisine gösterilen ihtimamla akademik dünyasına kapanan ve etrafında olup bitenlere fazlaca müdahil olmayan babası, evin diğer işleri gibi Arda’nın eğitimini de karısına, karısının ihtiraslarına bırakmış.

Toplumla ilişkisi dokunulmazlık zırhıyla yalıtılan, en iyi okullarda okutulan, bir dediği iki edilmeyen Arda’dan tek istenen, sınırları uçsuz bucaksız bir “başarı”lılık halidir artık. Annesinin bu isteği küçük çocuğun bütün hayatını her zaman birincilikle tamamlaması gereken bir yarışa, yani bir karabasana çevirecektir.

İki ana karakter üzerine odaklanan romanda pek çok ikincil kişi ve yan hikayecik var. Mesela Arda’nın çocukluk ve yetişkinlik dönemi aşkları, babasının yaşadığı ilişki, Arda’nın sevgilisinin ailesi, Bedirhan’ın ustası, yine Bedirhan’ın yeni bir hayata başlarken tanıştığı –sanki “Aylaklar” romanından çıkıp gelmiş- konak sahipleri, toplumun tımarhaneye dönüştüğünü görünce çözümü hastaneye kapanmakta bulan bir aydın ve insan hayatlarını umursamadan yaşayan her kesimden insan tipleri, bütün hepsi, ait oldukları toplumsal kesimin zihinsel, ruhsal ve davranışsal özellikleriyle renklendirmişler romanı. Doğrudan polisiye türe girmemekle birlikte polisiyelere özgü bir muammayı ve muammanın yarattığı heyecan duygusunu sonuna kadar kullanan “Annemin Öğretmediği Şarkılar”, yukarıda da belirttiğim gibi, Selçuk Altun’un önceki romanlarından izler taşıyor. Ancak hemen belirtelim, bu roman şimdiye kadar yazdıklarının en iyisi; ilk üçünü bu dördüncüsünde sanki temize çekmiş, fazlalıkları, okuyucuya sevimsiz gelen yerleri atmış, kültür ve sanat koleksiyonlarını andıran dipnotlarına yer vermemiş bu kez, roman kişilerinin kaderlerini toplumsal meselelerle örtüştürmeyi ve bireysel trajedilerini daha görünür kılmayı da başarmış.

Farklı sınıf ve katmanlardan gelen insan tiplerinin toplumsal dinamiklerin baskısıyla karıştıkları olaylar zinciri giderek kriminalleşir, Arda’yı bireysel şiddetin içine çeker ve bu şiddet zalimlere karşı yegane mümkün direniş biçimine dönüşürken, Selçuk Altun, öldürmenin vicdani baskılarıyla filozoflaşan tetikçi Bedirhan tipi sayesinde sıyrılıyor şiddet güzellemesinden; uzun bir tarihsel geçmişte filizlenip içinde yaşadığımız zamanın siyasi, toplumsal, ekonomik ve kültürel ortamında serpilip büyüyen şiddet duygusunu, Anadolu Sendromu’nu, şiddetin estetiğine teslim olmadan sergiliyor.

Olup bitenleri okuyucuya nakleden Arda ve Bedirhan’ın farklı kültürlerde yetişmişliklerine rağmen aynı dilde konuşuyor olmaları ilk bakışta garip gelmişti bana. Ancak bu iki roman kahramanının benzer bir aydınlanma sürecinden geçtikleri düşünüldüğünde, hele ki, sınıf/ırk/cins/din/inanç/yaş ayrımı olmaksızın, toplumun neredeyse tamamının birkaç yüz kelimeye sıkıştırılmış medya dilinde konuştuğu hatırlandığında, Arda ve Bedirhan’ın ortak kültürleriyle ortak bir dilde buluşmaları da doğallaşıyor. Yine de, insanın dili ve üslubunun, o insanın ayırt edici özelliği, hatta kimliği olması gerektiği inancı, onları ayıran bir üslup farklılığının kurguya daha uygun düşeceğini düşündürüyor. Söz konusu inanç ve düşünce bizzat yazarın romanlarıyla da örneklenebilir.

Yüzlerce romanın yazıldığı, romanların gerek hikayelerinde gerek dilde ve üslupta aynılaştığı günümüzde, Selçuk Altun romanları anlatım özellikleri ile hemen farklılaşıyorlar. Gerçekten de en çarpıcı farklılık dilin kullanımında. Hikayesini uzatmadan anlatmayı sevdiğinden dili olabildiğince ekonomik kullanıyor Altun, ama görselliğin yazılı ifadesinden, tasvirlerden de vaz geçmiyor. Salt biçimsel bir tercihle değil. Mekanlar kelimelerle canlanırken, işte o zaman, kelimelerin gücü çıkıyor ortaya; İstanbul’un –eski ya da yeni, zengin ya da yoksul, bilinen ya da “ıskalanmış”- caddeleri, sokakları, binaları, evleri ve tarihi mekanları imgeler, eğretilemeler ve benzetmelerle yoğunlaşmış tasvirlerle romana güçlü bir atmosfer sağlıyorlar.

Selçuk Altun’un ironik üslubunu koruduğu, kendisini olumsuz bir roman kişisi olarak anmayı ve kimi kelimeleri parantezlerle ikinci anlamlara açmayı bu kez de unutmadığı “Annemin Öğretmediği Şarkılar”ı, insan tipleri, mekanları, hikayesi, dili ve kurgusuyla güzel bir roman.

12.04.2005

“Kumru ile Kumru”, bir köyden kente göç hikayesi. Kendisinden iki yıl önce doğup yaşatılamayan Kumru ablasının adını alan Kumru, hemşehrisi Pehlivan Haydar’la evlendirilip İstanbul’a, bu iri kıyım ama yumuşak kalpli adamın yaşadığı kapıcı dairesine yerleşiyor. İkili İstanbul’un göbeğinde, İstanbul’dan ve kapitalizmin vardığı noktadan habersizce sanki bir kapıcılar kolonisi içinde birbirlerine alışmaya başlıyorlar. Bir süre sonra erkek olanı çok zeki, kız olanı özürlü çocukları da katılıyor tek odalı evlerine.


“Kumru ile Kumru”, tüketim toplumunu ve bu toplumun getirdiği insani ilişkileri hedef alan keskin bir eleştiri barındırıyor. Tahsin Yücel, kapitalizmin bu son aşaması üzerine çözümlemeler girişmiyor elbette. Bir edebi metine uygun biçimde, sorunu Kumru, Pehlivan ve diğer roman kişileri aracılığıyla, hayatın akışı içerisinde görünür kılmış. Aslında pek çoğumuzun farkına vardığı, akıntısına karşı direnmeye çalıştığı sorunun bir romanda dillendirildiğinde daha çarpıcı bir hal aldığını söyleyebilirim. Alışkanlıklarımızla hayatın içinde ilk bakışta göremediklerimizi görünür hale getirirken edebiyatın gücüne bir kez daha güven tazelememizi sağlıyor Yücel.

Kentli orta sınıfların bir süredir aşina olup hayret edici bir uyum gösterdikleri tüketme hazzına ve eşyanın imparatorluğuna çarpıcı bir çerçeve sağlamak için hikayesinin merkezine kentin yeni misafirlerini, kırsaldan göç eden eğitimsiz insanları seçmiş yazar. Böylelikle artık bize ve romanlara çok uzak olan bir başka insan tipi ile karşılaşıyor, bu insan tiplerinin sisteme bağlanma dinamiklerine, onların da bizler gibi yavaş yavaş eşyanın boyunduruğu altına girmelerine, insanın şeyleşme süreçlerine tanık oluyoruz.

İlk romanı “Mutfak Çıkmazı”nda, “Peygamberin Son Günü”nde ve “Yalan”da olduğu gibi, “Kurmru ile Kumru”da da basit hayatlardan trajik hikayeler çıkaran Tahsin Yücel’in belki de tek eleştirilecek yanı ironiyi biraz olsun elden bırakmaması, böylelikle de tutkuyu abartılı, inandırıcılığı zaman zaman düşürecek boyutlara, masalsı bir havaya taşıması. İnsanlar arasındaki ilişkilerde de var bu abartı ve masalsılık. Yine de, hem çizdiği insan tiplerinin canlılığı hem de onları yan yana getirdiği diyaloglar bu fazlalıkları gideriyor. Bu uzun metnini anlatım bozukluklarına hiç düşmeden tamamlamanın üstesinden gelmiş ve Kumru kişiliğinde yerli bir “Madam Bovary” kazandırmış edebiyatımıza.

12.04.2005

Bugüne dek yazdığı iki romanında bireyin sıkıntılı iç dünyasını ele almıştı Koçak. Bu kez farklı bir tür içerisinde bireyden toplumsala doğru bir açılım yakalamış. Türün kendine özgü kurallarını gözetse, mesela geleceğin kurgusunu ve tarihsel geri planı daha net sınırlarla çizebilse, çok daha başarılı olabilirdi. Buna rağmen “Topaç”, dikkate değer, iyi bir roman.