Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Suat Sungur Tarafından Yapılan Yorumlar

02.04.2005

Parks’ın üslubu, çok farklı zaman ve mekanlardan çıkıp gelen ama eşzamanlı parlayıp sönen bu düşünce süreçlerinin şekilsizliğini -Virgina Woolf gibi- aynı şekilsizlik içinde yansıtmak amacını güttüğü için ilk bakışta karmaşık gibi görünebilir, ama bilincin zaman içinde yaptığı bu hiç bitmeyen döngüsel yolculukların ilk bakışta karmaşık görüntüsünün ardında her anı, her olayı, her düşünce ve duyguyu titizlikle yan yana getiren katı bir üslupçuluk var .

Thomas Bernhard’ın –özelikle “Odun Kesmek” romanının- etkilerini taşıyan “Kader”de, yazar İngiliz modernist roman geleneğinin izlerini sürerken Joyce ve Woolf’un günümüzdeki en meşru mirasçısı olduğu izlenimi bırakıyor; kimi yerde titizlikle kurulmuş, imgesel sözcüklerle zenginleştirilmiş uzun cümlelerle, kimi zaman da gündelik konuşmanın doğallığı içinde yazmış metnini. Sözcükler sözcükleri, imgeler yeni imgeleri çağırıyor, kesinlik taşıyan yargılar, apaçık gibi görünen gerçekler bir an geliyor güvenilirliklerini yitirip muğlaklaşıyorlar. Chris henüz kendisinden emin görünürken uzun kurulmuş, dolambaçlı ve zeka pırıltılı cümleler, Chris’in kendine olan güveni sarsılmaya, zihni dağılmaya başladıkça parçalanıyor, tekliyor, bulanıklaşıyorlar. Final sahnesi de bir dizi kısa ve durum bildiren cümleyle noktalanıyor. Tam bu anda huzursuzluğunun artık dindiğini düşünüyoruz; çünkü Chris, yaşanan bunca şeyin ardından ileriye yönelik bir umudu barındıran “Seni Seviyorum” sözcüklerini fısıldıyor karısının kulağına…

Bilinç akışının dışında diyalog ve iç monologlar da var “Kader”in kurgusunda. Ancak konuşmalar aydınlanma ya da ferahlama anları yaratmıyor roman kişilerinde. Tim Parks, insan belleğinin anımsama reflekslerinin haritasını çıkartmış sanki; ve romanın biçimsel özelliklerini öyle bir ustalıkla kullanmış ki, roman bittiğinde böyle bir hikayenin başka türlü anlatılmasının mümkün olamayacağını düşünüyoruz. Çünkü biliyoruz ki, bellek geçmişte cereyan etmiş olayların zihinde yeniden canlandırılmasından ibaret değildir. Kendi bireysel yaşamlarımızda bile geçmişimizi “anımsarken” seçici davranırız; belleklerimiz kimi kez hatırlamaktan hoşlanmadığımız şeyleri unutmak gibi işlerken kimi kez de nedenini saptayamadığımız bir seçicilik kıstası uygular. Bir diğer deyişle geçmiş, bellek yoluyla şimdiki anın ihtiyaçlarına göre sürekli yeniden şekillenir ve şimdiki anı meşrulaştırır; hatırlama geçmişe ait olduğu halde bugüne hizmet eder…

Yazar, çocuğunu yitirmiş bir entelektüelin ölüm karşısındaki acısını değil, altmışlı yaşlarını süren bir insanın hayatın akışı karşısındaki çaresizliğini yakalamaya çalışmış. insan hayatlarının akıp giden günlerle birlikte nasıl değiştiğini, başlangıçlarla sonlar arasındaki uçurumu, değişimin bireyler üzerindeki etkilerini; sonunda birbirlerine karşı duydukları istek, cinsellik ve kıskançlık bile kalmayan insan teklerinin psikolojisini araştırıyor. Bu insan teklerinin belli bir sosyal kesime ait olması, bu kişilerin toplumsal ve tarihsel bağlamlarının işlenmemesi bir eksiklik gibi görülebilir. Ancak “Özgürlükçü Düşüncenin Peşinde” adlı incelemesinde Yaşar Çabuklu’nun belirttiği gibi, toplumsal olanın gündelik alan içinde eridiği post modern toplumda gündelik hayatın eleştirisi, ister istemez toplumsal-politik yapıların eleştirisini de içerir; her şeyin önünde sonunda ifadesini tüketimde bulduğu gündelik hayata ilişkin göstergelerin deşifre edilmesi, anlamlarının boşaltılması, hicvedilmesi, skandalize edilmesi, gündelik hayatın tüm parçalarını yadırgatıcı, yabancılaştırıcı efektler aracılığıyla eleştirel teşhiri, vb. gibi…

Kitabı okuyup bitirdiğimizde konusunun önemsizliğinin farkına varıyor ve Tomris Uyar’ın şu sözlerini hatırlıyoruz; “en yetkin yapıtlar, en az malzeme taşıyanlardır; anlatımın düşünceye yaklaştığı, dilin düşünceye yaklaştığı ve onunla kaynaştığı oranda parlak oluyor alınan sonuç”. Romanın ne anlattığına, yani hikayesine önem veren okurlardan çok, edebiyatı ve insan zihnini bir labirent olarak algılayan, bulmacalardan, kayıp parçaları bir araya getirmekten hoşlananlar için yazılmış “Kader”, son yıllarda okuduğum en iyi romanlardan bir tanesi…

02.04.2005

Kaya Sancar, edebiyatı yakından tanıyan bir yazar olduğunu hemen belli ediyor. Başta Bilge Karasu, Oğuz Atay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yusuf Atılgan olmak üzere Türk edebiyatının büyük ustalarının romanlarına, roman kişilerine satır arası göndermelerle zenginleşen “Aşkın ve Kederin Kitabı”, yalın, açık ama edebiyatı hiç elden bırakmayan, dolambaçlı yollara sapmayan duru anlatımıyla güzel bir roman. Anlatısının ilk bölümlerindeki pastoral atmosfer sonlardaki trajedinin etkisini daha belirgin bir hale getiriyor.

Bana kalırsa Kaya Sancar’ın en büyük başarısı, bu kadar geniş bir zaman kesitinin birey üzerinde yarattığı etkilerin karakteristiğini kısa bir romanda bu kadar açık biçimde sergilemesinde. Birey ve toplum açısından neyin önemli neyin ihmal edilebilir olduğunu çok iyi tahlil etmiş Sancar. Öyle ki, romanı hakkında çıkan yazılarda bir cümle ile bile bahis konusu edilmeyen yirmi yıl süren savaşa sırtını dönmüyor o. Bugün hikaye ve roman yazan hemen herkesin hayatında az ya da çok, iyi ya da kötü ama bir biçimde mutlaka iz bırakmış olan son yirmi yılın Türk edebiyatına birkaç roman dışında yansımamış olması bilinçli bir bellek yitiminden ve anlatılan bütün hikayelerde kendisini hemen hissettiren bir eksiklikten başka bir şey değildir.

Evet, anlattıkları belki de çok bildik, tanıdık gelecektir okuyucuya, ne var ki, iyi bir yazar yaşarken dikkatimizden kaçan ya da farkına varamadığımız küçük ama önemli ayrıntıları yakalayabildiği ölçüde iyi bir yazardır. Kaya Sancar da, bireyi toplumla ilişkisi içerisinde ele alırken, sıradan, herkesin yaşadığı veya yaşayabileceği olayların ardındaki gerçekliği, bilinçaltında gizlenen duygu ve düşünceleri açığa çıkarmayı başaran iyi bir yazar.

02.04.2005

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, gerçekten de sosyoloji disiplinin perspektifini taşımış romanına. “Hiçbiryer”, genç bir akademisyenin benlik arayışının kırsal kesimdeki toplumsal değişimlere paralel gelişen hikayesiyle uzun bir süredir edebiyattan dışlanan mekanlara uzanıyor; 50’lerden 70’lere kadar edebiyatımıza esin kaynağı olan köylere, köylüye dönüyor, ve “gitmesek de, kalmasak da bizim olan köy”lerin yerinde yeller estiğini fark ediyoruz. Barbarosoğlu, Türkiye kırsalının yeni bir evresini, yani taşralaşmasını, köy ile kent arasında sıkışıp kalan taşralıların psikolojisini, duygu ve düşüncelerini ele alıyor. Kırsal alan tek başına değişmiyor elbette; büyük kentler, toplumsal ilişkiler, teker teker bireyler ve değerler de değişiyor.

Hayatın zamanın akışına ayak uydurmasının kaçınılmazlığı konusunda herhalde hemen hepimiz hemfikiriz. Önemli olan akış yönünü tayin etmek; değişenin ne olduğu, hangi başlangıç noktasına göreli değiştiği tespitinde bulunmak. Anlaşılıyor ki Barbarosoğlu’nun dış dünyanın gidişatına bakışı olumsuz; küreselleşmiş modern dünyanın teknoloji ürünleri ve iletişim Araçlarıyla aynılaşmış mekanları arasındaki yolculukların bireye ferahlık getirmeyeceğini, manevi dünya dışında gidilecek hiçbir yer kalmadığını vurgulayacak şekilde, hikayesini Şahin’in kentte ve kırda tutunamamışlığı üzerine kurgulamış.

Kente, köye, insana ve hayata dair çok sayıda gözlem ve tespiti barındıran “Hiçbiryer”, malzemesini gerçeklikten alan, o malzemeyi sosyoloji disiplininin merceğinde kırarak edebiyat alanına devşiren bir roman. Barabarosoğlu, sosyolojik söylemin roman üzerine çökmesini, anlatının ağırlığını roman kişilerinin duygu ve düşüncelerine vererek engellemiş. Ne var ki, çok geniş bir zaman dilimine, çok geniş bir coğrafyaya yayılan ve çok sayıda yaşanmışlık üzerine kurulan hikaye kimi yerde okuyucunun ilgisini dağıtıyor. Romanda açık siyasi mesajlar bekleyenler de düş kırıklığına uğrayacaklar. Yazar doğrudan açıklamıyor düşüncelerini, ideolojik öğeler Şahin’in ya da diğer karakterlerin duyguları, düşünceleri ve değer yargılarıyla cisimleniyor. Mesela idal kadın tipinin nasıl olması gerektiğini Şahin’in bir vapur yolculuğu sırasında yaptığı gözlemlerden çıkarıyoruz. Ancak hiçbir yerde edebiyatın içinde olduğunu unutmuyor Barbarosoğlu. “Hiçbiryer”, iyi bir ilk roman…

02.04.2005

“İki yüzyılın büyük bir gürültüyle bir araya geldiği yıllarda, dünyanın en kalabalık kıtası ile dünyanın en zengin kıtasının birleştiği bir ülkede İbrahim adında biri yaşadı” cümlesiyle başlayan hikaye, diili geçmiş zaman kullanımından da anlaşılacağı gibi, bugünden geriye doğru yapılan bir anlatı. Gaye Boralıoğlu, İbrahim’in hayatını bir gazete röportajı kurgusuyla araştırıyor. Olup bitenleri yayımlanmamış bant kayıtlarından izlediğimiz bu kurgu, yaşayıp yaşamadığı, eğer yaşıyorsa başına neler geldiği bilinmeyen İbrahim’in karanlık dünyasını aydınlatmayı amaçlamış. Röportajlar dizisi kayıp gencin memleketi İskenderun’da başlıyor: “Memleket” adlı bu bölümde annesinin, ablasının, abisinin, bir arkadaşının, evlendirilmek istendiği kızın ve ilkokul öğretmeninin tanıklıklarıyla tanımaya başlıyoruz roman kahramanını. Belki kendilerine ilk kez konuşma fırsatı verildiği, belki de hayatı anlamlandıramadıkları ya da alışılmıştan farklı anlamlandırdıkları için abartılı, masalsı anılarla dolduruyorlar İbrahim’e ilişkin anılarını. Anlaşılan tek şey mutsuz çocukluğudur İbrahim’in; sevgi ve şefkat açlığıdır. Nitekim henüz delikanlılığa yeni adım attığı bir sırada İskenderun’dan ayrılıp amcasının yanına sığınacaktır.

İkinci bölüm “Yolda”da İbrahim’in izini sürüyor röportaj ekibi; amcası, amcasının ortağı Süleyman, Süleyman’ın eski karısı konsomatris Seda Sayar, Seda Sayar’ın ahbabı otel işletmecisi Sadık Usta, İbrahim’in kısa bir süre sığındığı tarikatın şeyhi Şıh Kadir ve İbrahim’i gören birkaç kişi daha katılıyor tanıklar arasına. Anlıyoruz ki İbrahim’in mutsuzluğu daha yoğunlaşmış, muhtemelen bir tacize uğramış, üstelik boynuna bir de hırsız yaftası asılmıştır. Babası Recai de peşindedir şimdi İbrahim’in. Uğradığı her yerden boynu biraz daha bükülerek ayrılan İbrahim’in hayatındaki tek güzel şey, tedavisine yardımcı olan –kendisi gibi kadersiz bir kız- hastabakıcı Rüya’dır. Ne var ki çok kısa sürecektir arkadaşlıkları.

Üçüncü ve son bölüm “İstanbul”da Rüya’nın, İbrahim’in patronu Akif Turan’ın, arkadaşı Mahmut’un, Mahmut’un yengesi Rukiye’nin, Recai’nin İbrahim’i izlerken kaldığı evin kızı Reyhan’ın ve İbrahim’i son gören Salih’in tanıklıklarıyla ilerliyor hikaye. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştur İbrahim; çünkü İstanbul’da kendisini bekleyen koşullar şimdiye dek yaşadığı her yerden çok daha acımasız, çok daha yırtıcıdır. Kentin karanlık yüzünde acımasızca sömürülür genç adam. Öyle ki, benzer bir kaderi paylaştığı arkadaşı Mahmut, başlarına gelenleri -onlar gibi çaresiz insanların kaçınılmaz kaderi olarak- şöyle özetleyecektir; “parasızdık, cahildik, sahip çıkacak kimsemiz yoktu. İstedikleri gibi kullandılar, Mal gibi, hatta daha da beter. İnsan kendi malına bile bu kadar kötü davranmaz. İnsanlığımız kalmadı. Şimdi ben, yaşadığıma şükreder hale geldim. Buna yaşamak denirse tabii. Mahvettiler bizi. Ayağımız kaydı, uçurumlardan düştük, yuvarlana yuvarlana, duvarlara çarpa çarpa dünyanın ta dibine kadar düştük”.

Dünyanın ta dibine düşen, yegane amacı çaldığı iddia edilen parayı ödemek, kendisini azrail gibi izleyen babası Recai’den kurtulmak olan İbrahim, üzerine bahis oynanan sokak dövüşlerinde bulur kendisini. Ancak elbette hiçbir zaman yeteri kadar kazanamayacak ve bir gece vakti babasıyla karşılaşacaktır. Artık romanın sonuna geldik: “Yeri göğü inleten, balıkları kuşlara, kuşları otlara, otları insanlara düşman eden ve kara delik misali ucu bucağı görünmeyen bu kaosun ortasında meçhul bir kayık usul usul, sahipsizce sallanıp duruyor şimdi. Kayığın içinde bir baba, bir oğul ve de kutsal ruh var; yani ölüm. Kimin kimi çağırdığı, kimin kime düşman olduğu, kimin kimin yaratıcısı ya da yok edicisi olduğu belirsiz”.

Gaye Boralıoğlu, sıradan, yoksul, neredeyse unuttuğumuz insanların dünyasına götürüyor bizleri. Kendi hayat hikayelerinde bile figüran olmanın ötesine geçemeyen, itilip kakılan, askerliklerini en zor koşullarda yapan, yokluk yoksulluk çeken, hepsi de kırık hayatlara hapsolmuş bu insanlar iyilikleri, kötülükleri, aşkları, nefretleri, dürüstlükleri, hainlikleri, açıkgözlükleri, saflıkları, bilgelikleri ve cehaletleriyle, yani tam da oldukları halleriyle komik, traji-komik ve en çok da trajik yaşantı anlarıyla katılmışlar romana. Bu yaşantı anları sadece onların hayatlarını anlatmakla, çok canlı roman kişileri yaratmakla kalmıyor, içinde yaşadığımız zamanın siyasal, toplumsal ve ekonomik ilişkilerinin bireyler üzerindeki yıkıcı etkilerini de –kaba bir melodrama hiç düşmeden- teşhir ediyorlar.

02.04.2005

“Gökkuşağına İki Bilet”, -kapak yazısında da belirtildiği gibi- küçük oğluyla birlikte, kente gelen sirki görmek için otobüsle giderken, ‘yaşam nedir’ sorusuna yanıt arayan bir kahramanın, aslında geçmişine yaptığı içsel yolculuğun romanı. Her bölüm baba ile oğul arasında şimdiki zamanda, sirke giden yolda geçen kısa bir diyalogla açılıyor ve babanın zihninde o diyaloga paralel bir anıyı ateşliyor. Bu anılarla Işık Bey’in çocukluğuna uzanıyoruz; onun 70’li yılların Ankara’sında yaşanan ilkokul günlerine, mahalle arkadaşlıklarına, çocukluk sevgilerine, dünyayı anlama anlamlandırma çabalarına, her bir olayın onun zihninde yarattığı çağrışımlara ve babasının armağan ettiği düş kumbarasında biriktirdiği düşlerine... O düşler ki zamanla birikecek ve Işık’ın gençlik yıllarında yayımlayacağı öykü kitaplarına dönüşeceklerdir.

Sekiz bölümden oluşan yüz sayfalık bu kısa roman bir yandan Işık’ın çocukluktan yetişkinliğe geçiş sancılarını özetlerken diğer yandan birbirine kenetlenmiş bir ailenin, en çok da Ziya beyle Işık’ın ilişkilerine odaklanıyor. Tam bir Cumhuriyet aydınıdır Ziya bey; oğlunu elinden geldiğince eğitmeye, ona özgür düşünceler aşılamaya, edebiyatı sevdirmeye çalışır, hayatın yükselen değerlerine teslim olmamayı öğretir. Ne yazık ki Ziya bey gibiler pek azdır artık. Işık’ın mahalle arkadaşlarının babaların seçimleri farklıdır. Orhan, daha küçük yaşlarda aşağı mahallelerdeki çocuklara kader-kısmet çektirerek müteşebbisliğe adım atacak, Nedim’se babası Ebubekir efendinin baskısıyla İmam Hatip’in yolunu tutacaktır. İkisi için de verimli zamanlardır.

Attila Şenkon, son derece ekonomik bir dille otuz yıllık bir zaman dilimini aktardığı romanında, bu uzun zaman diliminin neredeyse bütün karakteristiklerine yer vermeyi başarmış. Sirk heyecanları, çocukluk efsaneleri, akbaba dergili pudra kokulu berber dükkanları, dev gençler, büyükler arasındaki çekişmeler, ilk aşklar, giderek keskinleşen zengin yoksul ayrımı, pop müzik parçaları, cep foto romanlar, velhasıl o yılları andıkça bizim de hemen hatırlayacağımız geçmiş imgeleri Işık’ın hayatından gelip geçiyorlar. Şimdiki zamanda ise öğretme sırasını Işık devralmıştır Ziya Bey’den; “babasıyla paylaştıklarını oğluna aktaran Işık, geçmişle gelecek arasında köprü kurarken, hayatın, günümüzün sert, acımasız koşullarında değil, sakin, huzurlu, sevgi dolu olarak da yaşanabileceğini hatırlatıyor bize”.