Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Suat Sungur Tarafından Yapılan Yorumlar

02.04.2005

85-87 yılları arasına sığan anlatı zamanı içinde bu iki kuşatılmış insanın benliklerini birbirlerinin duygularını paylaşarak onarma çabasını, onların iç dünyalarını tarihsel/toplumsal süreçle etkileşim içerisine çok iyi yansıtmış Devecioğlu. Duyguları, düşünceleri ve tenleri her zaman aynı dili konuşmasa, pembe düşler hiç kurgulanmasa, iç sorgulamaları hiç tükenmese, her kapı tıkırtısı yüreklerini hoplatsa, ölümün yanı başında bir sevgi yeşertmek çok zor olsa bile, dar zamana sıkıştıracakları bir aşkları var Gülay ve Yavuz’un; küçük sevinçlere sığınan trajik bir aşk bu. Çok sonra Gülay’ın farkına varacağı gibi ikisinin de aradığı anılardır; bugünün geçmişi silerken bıraktığı küçük izler, lekeler, benekler... Belki de en başından beri, aradıkları yalnızca bu izdir işte; “Yavuz kadar kendi için de, oyundan bir aşka gizlenmiş o kayıp geçmişe dair bir işaret...”

İki türlü okunabilir bir sonla bitirmiş hikayesini Ayşegül Devecioğlu. Ben de bir yorum yapmadan aktarmak istiyorum: “Zaman... Zamanı anlamak, diye düşündü Gülay, bu yabancı, bu zalim zamanı anlamak; kaderle baş edebilmenin tek yolu belki. Bu düşüncenin üstünde zihni halsizce oyalandı. Sonra kalktı, belli belirsiz bir umutla gözlerini parkta dolaştırdı. Orada olamayacak olanı yeniden bilinçsizce aradı. Yoktu... Biraz ötesinde, kendinden bir-iki yaş küçük bir oğlanla oynayan Çocuğu gördü. Devrim! diye seslendi... Birden, ilk kez, bu kadar yüksek sesle çocuğun adını söylediğini aynmsadı. İsim, kaçak bir mahkum gibi fırlayıvermişti ağzından. Gayri ihtiyari çevresine bakındı. Sonra, bir kez daha yeni, değişik, alışılmadık tuhaf bir şey yapıyormuş gibi, söyleyip söyleyemeyeceğinden emin olmadan, bir kez daha bağırdı. Kimse ilgilenmiyordu. Kimse onlara bakmıyordu. Duymamışlardı bile... Gülay bunca zaman ağızlarından çıkmamış bu ismi, meydan okur gibi hastalıklı bir çabayla inatla tekrarladı bu kez. Çınarın altında yün ören kadınlar, birbirlerine bir şeyler söyleyip kahkahayla güldüler... Kadınlardan biri çocuğuna seslendi. İrili ufaklı kızlar oğlanlar, boyaları dökülmüş kaydıraktan itişe kakışa kaydılar. Yanındaki tarha dikilmiş olan kadife çiçekleri, hafif esintinin etkisiyle, iki yana sallandı. Uzaktan duyulan bir vapur sesi, bu görüntüyü dondurup, tablo gibi çerçeveleyiverdi. Her şey, birkaç dakika öncesindeki gibiydi. Sanki bu isim, hiç söylenmemiş gibi...”(shf 218)

Devecioğlu, tarafları ve tanıkları hala yaşayan 12 Eylül gibi özel bir siyasal, toplumsal tarihi içerden bir bakışla, tarafını ve kuşkuya yer bırakmayan tanıklığını hiç gizlemeden romana aktarırken siyasi dönemlere ilişkin edebiyat yapmanın hatalarından hiç birisine düşmemiş. Anlatısının -roman kahramanlarının aidiyeti nedeniyle zorunlu olarak telaffuz edilen- siyasi söylemle kesiştiği anlarda bile edebiyatın dışına çıkmıyor, edebiyatı araçsallaştırmıyor, doğrudan siyasi söze indirgemiyor. Hikayede kimlerin gerçek, nelerin belge, hangi olayların yaşanmış olduğunun hiçbir önemi yok; yazar belki de yaşanmışlıktan derlediği malzemesini edebi bir malzemeye dönüştürmüş, edebi bir dille kurgulamış.

Toplumsal belleğin nasıl çalıştığını, hatırlananların içeriğinin nasıl değiştirildiğini ya da unutulduğunu çarpıcı hikayesiyle açığa çıkaran “Kuş Diline Öykünmek”, yenilginin nedenlerini, toplumdan kopuşun anı ve yalnızlaşmayı sorguladığı kadar bugüne kadar uzanan iktidara şartlanmış devrimci anlayışa getirdiği eleştirilerle de dikkat çekici. Buraya bir not düşmek zorunluluğu var: Olayların, eylemlerin ve örgütün tahlillerini –bir karakterini idealize etmek pahasına- İbrahim’in ağzından dillendirirken bile roman dokusuna sadık kalmış Devecioğlu; kurgusal yapıyı İbrahim’in rolünü öne çıkartmayarak dengede tutmayı bilmiş…

Son birkaç yıldan bu yana solun tarihine, o tarihin acılarıyla yoğrulmuş ve darbe “adaleti”nin travmasını yaşamış solcu insan tiplerine edebiyatı unutmadan eğilen romanlarda bir artış görülüyor. “Kuş Diline Öykünmek” de onlardan -o tarihe içerden yapılan yolculukların en iyilerinden- bir tanesi…

02.04.2005

‘İnsan nedir ?’ sorusuna verilecek biyolojik temelli bir yanıt her zaman ‘gerici’ ve özcü bir nitelik taşımıştır. İnsanın tanımını fiziksel yapısında/ biyolojik varoluşunda arama fikrinin gericiliği, insanı verili ya da doğal koşullar tarafından belirlenmiş değiştirilemez bir öze sıkıştırmaktan kaynaklanmaktadır. Bir kez bu tanım kabul edildikten sonra, örneğin saldırganlığın ya da serbest rekabetin ya da ihanetin insanın biyolojik kodlarında kazılı olduğunu, daha ileri giderek doğanın düzeninin de bunlar üzerinde kurulduğunu iddia etmek bile mümkündür.
Bu fikrin gericiliği zamansal olarak ‘arkaik’liğinden kaynaklanmaz; tersine politikanın biyolojikleştirilmesi ziyadesi ile moderndir, en yeni gelişen, tıp biyoloji genetik ve bilişim teknolojilerinin doğal bir sonucu gibi sunmaktadır kendini. Ancak burada önemli bir sorun vardır; aydınlanma söylemi hiçbir şey değilse, insanın kendi kaderini elleriyle şekillendirebildiğinin, kendini ve tarihini yaptığının ifadesidir. Nasıl olur da özneyi ve genel olarak türü genetik yayılımın buyruklarına boyun eğmekten başka bir varoluş şekli ve gayesi olmayan üniteler olarak algılayan bir bakış açısı modernliğin bir varyantı olarak gelişip serpilebilir ?

Bir İktidar Söylem Olarak Biyo- Politika
Göttingen Üniversitesi profesörlerinden Walter Euchner, Türkçe’ye “Baba Ben Niye Faşist Oldum ?” üst başlığı ile çevrilen iki makalesinde yukarıdaki sorunun yanıtından çok, biyolojik-politikanın temel argümanları ile ilgilenirken söz konusu politikanın savunucularının görüşlerini eleştiriyor. Mesela onlardan biri olan ve sosyo-biyolojizmin kurucularından Edward O. Wilson’ a göre ‘irade özgürlüğü’ diye bir şey yoktur. İnsan davranışı sadece beyindeki limbik sistem (thalamus, hippocampus) tarafından yönetilmektedir. Sosyal-biyoloji söyleminin iki temel argümanı vardır; birincisi evrim nazariyesinden kaynaklanır ve özetle insanın ve hayvanatın temel amacının kendi genlerini yaymak olduğunu ifade eder. Örneğin son Balkan savaşları sırasında Sırp tecavüzcülerin planlı ve toplu tecavüzleri kimi gazetelerde bu saikle hareket ettikleri şeklinde yorumlanmıştır. Buna bağlı ikinci hipotez(inclusive fittnes) ise, bazı canlıların sonuçlarından doğrudan bir yarar sağlamayacakları halde, neden fedakarlıkta bulunduklarını açıklamaya çalışır. Geliştirilen yanıtlar daha çok egoist temellere dayandırılır; yani eğer böyle bir davranış söz konusu ise, bunun sebebi türün toplam gen havuzunun esenliğidir.

Sosyal-biyolojinin ilgi alanları daha çok, şiddet ve savaş, hiyerarşi oluşumu, etnosantrizm ve yabancı düşmanlığı, aralarında kan bağı bulunan akrabalarına çıkar sağlamaya çalışan nepotizm ve bürokrasi ve demokrasi arasındaki ilişlerdir. Tüm bu alanlarda primatlardan ve diğer hayvanat aleminde yola çıkarak genetik kodlarla şekillenmiş doğallaştırıcı bir söyleme başvurulur. Örneğin insansı maymunlarda da katı bir hiyerarşi bulunduğu ve üstün niteliklerle doğanların -yani alfa bireylerin- türün genetik esenliği açısından daha ayrıcalıklı bir yer kapladığı ve evrim açısından bu bireylerin seleksiyonunun çok daha tercih edilir bir durum olduğu savunulur. Oysa Euchner’in de ifade ettiği gibi incelikten yoksun bütün bu ifadelerin temel nitelikleri kaba doğallıkları ve tersini ifade etmenin imkansızlığıdır. Alında yaptıkları insanlık koşullarının zoolojikleştirilmesinden çok hayvanlar dünyasının antropolojikleştirilmesidir. Yani söz konusu olan, tıpkı oryantalizmde olduğu gibi, amaca uygun söylemsel kuruluşların başka alanlara sirayet ettirilmesi ve bu alanlara dair bir hakikat düzeneği kurulmasıdır.

Ancak yine de sorunun en azından kavramsal düzeyde varlığını koruduğu ileri sürülebilir ki, sosyal-biyoloji alanında çalışan bazı bilim adamlarının buna dair bir yanıtı da vardır;” insan evrimin aşılmaz sınırlarına mahkum kalmak zorunda değildir”. Onlara göre “yapay zeka ve genetik mühendislikteki gelişmeler sayesinde, insanlık kendi zekasını ve evrimin getirdiği seçkin niteliklerini yeni kuşaklara aktararak doğanın önüne koyduğu sınırları aşabilir. İnsan sadece kültürel olarak değil, biyolojik olarak da kendini yeniden yaratabilir”. Sıralanan tezlere hemen ilk akla gelen eleştirilerle cevap vermek mümkün elbette, ancak bu alanda her geçen gün kaydedilen gelişmelere ve sermayeye açacağı yeni kar alanlarına gerekli önemi vererek din-dışı ve daha doyurucu yanıtlar bulmak ilerici bir dünya yorumunun kaçamayacağı bir görev gibi duruyor. Bu anlamda çevirisi için biraz popüler bir başlık seçilse de, söz konusu kitabın meseleyi düşünmek için önemli katkılar sunduğunu iddia edebiliriz.

01.04.2005

Kahramanının akıl almaz yeteneklerine, analitik düşünme kabiliyetine, yüksek estetik beğenisine rağmen “Oğullar ve Rencide Ruhlar”ı sadece bir polisiye parodisi olarak değerlendirmek haksızlık olur. Bu eğlenceli macera gerçek bir toplumsal ilişkiler ağının üzerinde yükseliyor. Mahalle ilişkileri, çocukların ve yetişkinlerin kaygan ahlaki değerleri, gerçeklere karşı üç maymunları oynayan toplumsal “sağduyu”, hayatı ıskalamış insan tipleri, içki masalarında dindirilen dertler, kısaca tekmili birden bizim hayatlarımız çok renkli ve mizahi bir dille canlandırılmış. Küçük bir çocuğun büyükler dünyasına fırtına gibi dalışı ilk bakışta saçma gibi görünmekle birlikte, buradaki saçmalık ciddi ve anlamlı kabul ettiğimiz o dünyanın saçmalığını çarpıcı biçimde açığa çıkarıyor. Polisiyelerin saçmalığı ile de yüzleşiyoruz elbette. Ama polisiye tutkunlarını çeken tam da bu saçmalık değil mi zaten?

01.04.2005

Hakkaniyetli olmak gerekirse, usta sanatçıların siyah-beyaz fotoğraflarıyla süslenip yazarın alışılageldik zengin dili, etkileyici üslubu ve görsel tasvirleriyle renklendirilmiş semtleri, mahalleleri, sokakları ve tarihi yapılarıyla İstanbul hakkında yaklaşık üç yüz elli sayfalık titiz bir çalışma vardı karşımızda. Yerli yabancı pek çok yazar ve seyyahın anlatılarına -o anlatıları kendi bakış açısından yorumlayarak- yer veren Pamuk, Osmanlı İmparatorluğunun son döneminden 1970’lere kadar uzanan Batılılaşma serüvenini, Doğu ile Batı arasına sıkışmış kimlikleri, kentin yitirdiği değerleri ve zihniyet değişimlerini sözcüklerle canlandırmıştı. Ancak medya için haber değeri taşıyan, manşetlere çıkarılan metnin bu nitelikleri olmayacaktı elbette. Pamuk’un seçtiği imaja uygun biçimde, vurgu yazarın ifşa ettiğini söylediği özel hayatına yapıldı; ilk sertleşmesine, ilk aşkına, ilk cinselliğine… Böylece yazar ve okuyucu samimileşmişlerdi. Aslında Orhan Pamuk çocukluk dönemini, mesela üç-beş yaş arası yıllarını sanki daha dün yaşanmışlığın berraklığını taşıyan cümlelerle aktarırken anı ile kurguyu iç içe geçirdiğini belli etmişti. Delikanlılığına denk gelen 68 döneminin gençlik hareketlerine –en azından o gençlere ilişkin duygu ve düşüncelerine- tek bir sözcükle bile değinmemişti. Artık çok uzaklarda kalmış ufak tefek ayrıntılar her nasılsa bellekte kayıtlı kalmış, ama Pamuk toplumsal belleğe kazınmış mesela 15-16 Haziran’ı, İstanbul’un Cumhuriyet tarihindeki en uzun iki gününü hiç hatırlamamıştı Sonuçta yazarlığının artalanına -dünya görüşünün ne türden ideolojilerle yapılandığına- dair ipuçları da vermemişti. Ama okuyucunun kulağına aslında okuyucuyu ya da kamusal alanı hiç de ilgilendirmesi gerekmeyen aile sırlarını -kendi deyimiyle yazarlık ahlaki gereği- fısıldayarak, özel ve kamusal alanlar arasındaki, “iç” ile “dış” arasındaki sınırı kaldırıyordu Pamuk. Samimiyetin biricik ölçüsü tam da buydu işte…

Medya desteğiyle çok öne çıkarılması dışında “İstanbul, Hatıralar ve Şehir” türünün ne ilk ne de tek örneği. Tersine, 80 sonrası kültürel ikliminde yeşerip televole ve türevleriyle, “Biri Bizi Gözetliyor”, “Ben Evleniyorum” ve “PopStar” tarzı yarışma programlarıyla, Can Dündar belgeselleriyle, “Film Gibi” ya da “Gerçek Kesit” kulvarındaki hayat simülasyonlarıyla zenginleşen “ifşaat külliyatı” arasında mütevazı bile kalıyor o. Bu konuda çok da şey söylendi askında. Bir hatırlatmayla başlayalım; 80’lerde yeni bir kültürel iklime girmiştik. Nurdan Gürbilek’in ifadesiyle insanlar 80’lerde “teni ve iştahı keşfettiler, ama cinsellik denilen bölge de ilk kez bu kadar çok konuşulan, bu kadar çok kuşatılmış bir alana dönüştü. Kültür ilk kez bu kadar önem kazandı, bir bakıma günlük hayatın kendisi kültürelleşti, öte yandan da kültür denen alan özerkliğini ve otoritesini ilk kez bu kadar kesin biçimde kaybetti. Aydınlar kendileri adına ilk kez bu kadar çok konuştular, ama varlık koşullarını da ilk kez bu kadar kesin biçimde yitirdiler. Baskının bu kadar yoğun olduğu bir dönemde, iç dökme, anlatma, ifşa etme arzusu ilk kez bu kadar öne çıktı; 80’ler ruhundan söz edeceksek eğer, bunu bir dikizleme isteğinde, bunun yeni bir haz olarak tanımlanmasında, insanların buna kışkırtılmasında, burada bir özgürlük vaadi buluyor olmasında aramak gerekir”. Böyle bir hayatın tümüyle dışında kalmamız mümkün değilse bile, yine de bir kenara çekilebilir, “magazin dünyası” deyip geçebilirdik. Ne yazık ki, toplumu saran özel hayatı alenileştirme ve rontgencilik merakı çok geçmeden edebi alana bulaştı. Biyografik ve otobiyografik roman ya da anlatılar hızla yaygınlaşırken yazılanlardan çok yazanların öne çıkarıldığı, yazarların okuyucularına karşı ne denli içten ve samimi olduklarını kanıtlamak için röportajdan röportaja koştukları, edebi değerlerin yerini yazarda simgeleşen markaların aldığı bir döneme girdi Türkiye.

01.04.2005

Zorlu’nun ilk kitabı “Şehir İçi Öyküleri”, İzmir’in Tamaşalık mahallesi sakinleri etrafında dönen hikayelerin ardında kendilerini sürekli hissettiren yoksulluk, dışlanmışlık, şiddet gibi temalarla bir bütünlük arzediyor ve romana yaklaşıyordu. Yazar, şehir tarafından yutulmuş gecekondu semtlerinin hikayeleştirilerek kurtarılmayı bekleyen insanlarını, o şehir ve o insanlara ulaşmayı engelleyen “araya gerili dil perdesini yırtarak” anlatmış, farklı bir dil ve üslup arayışının ipuçlarını sergilemişti. “Hergele Aşıklar”, işte o arayışın ürünü…

Yine yoksul semtlere götürüyor okuyucusunu Zorlu. Kentin hemen dibine çömeltilmiş Çukur mahallesindeyiz. O çukurdan çıkma şansı olmayan mahallelilerle teker teker tanışıyoruz. Hikaye, onlardan birinin, Zekeriya’nın çocukluktan delikanlılığa kadar hiç vazgeçmeden sürdürdüğü “hergelece” hayatı üzerine kurulu. Hergele sözcüğü yanıltmasın; Zekeriya ve Hazan’ın hergeleliklerinde itlik, uğursuzluk yok, tersine etraflarını kuşatan her pisliğe, kendisini dayatan bütün kişi ve kurumlara ya da onların sokaktaki uzantılarına karşı isyanı da barındıran ayrıksı aşklarıyla, son yıllarda pek az örneğine rastladığımız olumlu kahraman tipleri onlar.

Niyazi Zorlu, merkezine Zekeriya’nın kısa hayatını aldığı ve o hayatı Çukur sakinlerinin hayatlarına paralel olarak zamansal sıçramalar ve bilinçte kırılmış algılar eşliğinde -gündelik konuşma dilinin o algıyı engelleyecek perdesini yırtarak- aktarırken 12 Eylül öncesinin politik meselelerine özel bir vurgu yapmıyor. Tersine, politika Zekeriya’nın hayatının içinden çıkıp katılıyor hikayeye. Romanda asıl ağırlık Çukur’un şiddetle harmanlanmış, kısır çekişmelerle solmuş tahammülü güç yaşam koşullarında. Ne var ki bu ürpertici koşullar metnin hiçbir yerinde sloganlaştırılmıyor, edebi anlatının sınırları dışına çıkılmıyor. Mesela mekanları şu cümlelerle tasvir ediyor Zorlu; “nasıl olduysa, çukura doğru rüzgar esiyor… Avlulara, odalara yaseminlerin kokusunu taşıyor... Çürük bir diş gibi sızlanıyor mahalle, üzerindeki sarı ve iri toz bulutu ağır ağır dalgalanıyor. Yanlarına kadar yere gömülü, birbirlerinin üzerine abanmış, boyaları hangi renk oldukları çıkarılamayacak kadar solmuş, yağmuru yiyince şişmiş, güneşi görünce çatlamış, sakinleri kadar ölümcül ve bir o kadar inatçı, çoğunluğu iki katlı evlerden balgamlı öksürükler işitiliyor”. Öksürüklerle birlikte “bizim bu sırtımızdaki eğrilik hiç düzelmez mi, devletin şefkatli kollarından tek bir tanesi okşamak için bedenimize uzanamaz mı? Hiç çıkış yok mu?” haykırışları da işitilmektedir. O haykırışların sahipleri ki; “yaz kış sırtlarında erkeklerin ceket, kadınların yün yelek, aynı. Gömlekleri hep kollarından uzun kollu. Hayata hep fanilalarındaki ve çoraplarındaki deliklerle, renkleri ve büyüklükleri birbirine uymayan ceket, gömlek düğmeleriyle, hırkalarındaki söküklerle, ayakkabılarındaki kalın kartonlarla açık vererek girerler”.

60'lı yılların sonunda, gecekondu mahalleleri kentleri kuşatmış, bu derme çatma evleri bile her an yitirme korkusu ile yaşayan yoksul insanlar kentin değişmez bir parçası olmuşlardı. Hem bu insanlar hem yaşadıkları mekanlar 70’lerin romanlarında –siyasi tercihler gereği- sıklıkla konu edildiler. Ne yazık ki pek azında edebi değerler gözetilmiş, ama sonuçta siyasi kullanımı içerisinde yoksulluk ya da gecekondular gibi yoksulluk ifadesi taşıyan kavramlar romana söylemselleşerek yerleşmişlerdi. 80 sonrası edebiyatında ise -gerçek hayatta ekonomik sıkıntılar, dağılım eşitsizliği, yoksulluk ve dolayısıyla gecekondular hızla artarken- yoksullar ve yoksul mekanları roman içeriğinden neredeyse tümüyle dışlanıverdiler.

“Hergele Aşıklar”, bu kadim meseleyi yeniden gözler önüne sererken gecekondu hayatını 80’lerde fantastik bir anlatıyla canlandıran Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm”ünü de hatırlatıyor. Latife Tekin de kente göç ile birlikte başlayan zihinsel parçalanmayı, “şehrin kıyısında, çöp yığınlarının çevresinde, fabrika artıklarının ortasında doğan yeni bir hayatın, şehrin çöpünden, yabancı bir kültürün atıklarından, paslı tenekelerden, kartondan, naylondan, muşambadan, plastikten yaratılmış gecekondunun masalını” alışılageldik anlatı kalıplarının dışına taşarak anlatmıştı. Yoksul mahallerindeki hayata masalsı yaklaşımın bir başka örneği Metin Kaçan’ın İstanbul’un göbeğinde, ama İstanbul’a çok uzak bir semti anlattığı “Ağır Roman”ıydı.

Her iki romandan da esintiler taşıyor “Hergele Aşıklar”, ama ne “Sevgili Arsız Ölüm” ne de “Ağır Roman” siyasal ve toplumsal meseleyi “Hergele Aşıklar”da olduğu kadar öne çıkarmamışlardı, onlar sistemin içine almadığı kentlileşememiş kentlilerin dünyayı algılayış biçimlerine, duygu ve düş dünyalarına odaklanmışlar, dilleri ile hikayeleri örtüşmüştü birbiriyle. Niyazi Zorlu, “Hergele Aşıklar”da Tekin ve Kaçan’ın romanlarından çok daha çıplak ve yakıcı meselelere uzanıyor; yoksulluğu, şiddeti, acımasızlığı, toplumun iki yüzlü değer yargılarını kimi yerde çarpıcı imgelerle ya da çözümü okuyucuya bırakılmış şaşırtıcı metaforlarla anlatısının her yanına yayarken sözünü ettiğim romanlara göre daha etkileyici. Ancak bu etkileyiciliği hikayenin tamamına yaydığını söylemek zor. Zorlu’nun romanın daha ilk cümleleri ile bizi farklı bir dile çağırdığını, metnini klasik anlatının dışında kurmayı vaat ettiğini, sözcükleri ve cümleleri dilin verili sınırlarının dışından taşıyacağı anlamlarla zenginleştirmek istediğini anlıyoruz. Üstelik zaman zaman bunu başarıyor da Zorlu. Ne var ki, aynı dil kimi yerde hikayenin çarpıcılığını gölgede bırakıyor, şiddeti yumuşatıyor, kahramanın diline uyum sağlamıyor, bir varoş devrimcisinin hüzün dolu hayatının ardından yakılan modern zaman destanını sevimli bir masala dönüştürüyor. Hemen ekliyorum; “Hergele Aşıklar”ı severek okumamızı engelleyecek yoğunlukta değil bu saydıklarım. Niyazi Zorlu, mutlaka okunması gereken bir yazar.