Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Suat Sungur Tarafından Yapılan Yorumlar

28.03.2005

Mehmet Anıl, bu ilk romanında tutkunun yarattığı bir gerilimi, çarpıcı bir yalnızlık atmosferi yaratarak anlatırken, gazetelerin üçüncü sayfalarında sıklıkla rastlanan bildik bir hayat hikayesinin iyi bir yazarın elinde ne denli sürükleyici bir romana dönüşebileceğini de kanıtlıyor. Mekanın bir roman karakteri kadar ete kemiğe büründüğü ve hikayeyle organik bir bütünlük sağladığı “Geri Gelmemek Üzere”, roman tekniği ve kurgusuyla da çok başarılı. Kimi yerde gözden kaçan ifade düşüklükleri ya da kelime tekrarlarının vebalini bir ilk roman olma haline yüklüyor ve “Geri Gelmemek Üzere” 'bu yılın en iyileri' arasında sıralanmayı hak eden bir kitap... Ben oldukça geç keşfettim!

28.03.2005

Yazar açıkça söylemiyor ama anlattığı hikayeyle açığa çıkarıyor iktidar ilişkilerinin özel ve kamusal hayattaki yansımalarının aynılığını. Böyle bir ilişkiler ağı içerisinde heteroseksüeller dünyası da farklı değildir elbette. Aynı erkek egemen ideolojinin iktidarı etrafında biçimlenmiş, kadın-erkek ilişkileri de aynı rekabetçi, eşitsiz ve bencil duygularla sürüp gitmektedir. Toplumun her kesimine yayılan bu durumun bize en irkiltici gelen yanı, bir zamanlar aydın sıfatıyla umut bağlanan küçük burjuva entelektüellerinin de oyuna katılmak için talipkar olmalıdır belki de.

Kadınlar ve erkekler arasındaki eşcinsel ilişkileri, travestilerin, transseksüellerin dünyalarını anlatan romanlarda son yıllarda kaydedilen artışın iki örneği geçtiğimiz ay içerisinde yayımlandı. Bunlardan ilki “Üçüncü Tekil Şahıs”, diğeri söz konusu dünyaya eğlenceli bir polisiye hikayesiyle yaklaşan “Peygamber Cinayetleri”ydi. Romanlar arasında bir hiyerarşi kurmuyorum, ama medyada kapladıkları yer açısından gözlemlediğimiz eşitsizliğin hakkaniyetli olmadığını ve ele aldığı meseleleri çarpıcı bir dille “içeriden” anlatan “Üçüncü Tekil Şahıs”ın üzerinde daha fazla durulmayı hak ettiğini düşünüyorum.

28.03.2005

“Cemo” ve “Memo” romanlarında, devletle barışık kalmaya çalışmasına rağmen bir türlü adam yerine konmayan Kürt köylüsünün giderek bilinçlenmesini ve isyanını anlatır Bilbaşar. Roman isyanla biter, Jandarma zulmünden bıkan aşiret halkı karakolu basar. Babası Şeyh Sait isyanına katılmamıştır ama Memo Dersim isyanının içindedir. Sene 1937’dir. Dersim’i kana boğacak tenkil hükümetinin icraatları henüz başlamadan sona erer hikaye...

Kemal Bilbaşar’ın “Cemo” ve “Memo”su, bugün bile dile getirilmesi cesaret isteyen meseleleri dile getirmiş, ancak aynı meseleye farklı bakış açılarıyla yaklaşan eleştirmenlerin farklı yorumlarıyla karşılanmıştır. Mesela kimileri için Kemal Bilbaşar’ın çözümlemesini yetersiz ve yazarın ideolojisi egemen ideolojiye yakındır; Kürt halkının haklı isteklerini bir kenara itmek isteyen yazar, ayaklanmayı adeta toplumun kendi içsel bir sorunu, ağa, şeyh, bey gibi unsurların yoksullar üzerindeki baskısı olarak görmektedir. Kimileri ise aynı romanları Doğu Anadolu’nun düzenini toplumsal, siyasal ve ideolojik öğeleriyle bir bütün halinde gözler önüne serdikleri için övmüştür. Cemo ve Memo’nun önemli edebi metinler olduğunu kabul etmekle birlikte, onları gerçekçi toplumsal romanlar olmadıkları için eleştirenler de vardır.

“Cemo” ve “Memo”’nun romanımız açısından diğer ayırt edici özelliği dil ve anlatımında folklorik geleneğe yönelmesidir. Kemal Bilbaşar’dan önce –farklı nedenlerle- Ercümend Ekrem Talu ya da Server Muhtar Alus da geleneğe bir kapı açmak istemişlerdi, ancak onların mirasçılığını üstlendikleri gelenek eskinin “güzel” İstanbul’una aitti, Bilbaşar ise aydınlar çevresinde unutulmaya yüz tutan halk edebiyatına yönelmiştir... Köy Romanları’nda halk masalları, destan ve folklorik özelliklerin yer almayışının başlıca nedenlerinden birisi toplumcu gerçekçiliğin –biçim ve içerikte- gerçekliğe yaptı ağır vurgu ise, diğeri aydınların toplumu Doğuya ait değerlerden kurtarıp Batı kültürünü benimsetme arzusudur.

Halk masalları, destan ve fabllar gibi geleneksel anlatılar barındırdıkları toplumsal alegoriye ve taşıdıkları eleştiri potansiyeline rağmen Tanzimat’tan itibaren Batı’nın modern edebiyatı karşısında hakir görülmüşler ve romandan dışlanmışlardı. Cumhuriyetin ilk dönem yazarları da önlerine ya güncel meseleleri ya da Doğu-Batı karşıtlığını koyduklarından, halkçılıkla halk kültürü arasında bir ilişki kurulmamıştır. Batılı tarzda kamusal insan yetiştirmeyi hedefleyen Köy Enstitüleri planlayıcılarının ise modernleşme hamlesini Batı edebiyatını ve kültürünü belletmekte gördükleri açıktır. 1940’lı yıllardan sonra yaygınlaşan ve 1970’lere kadar Türk romanını biçimlendiren “köy kanonu” da aynı modernist paradigma içinde gelişmiştir. Aslında kendisi de bu kanon içinde olmakla birlikte, “Cemo” ve “Memo”nun sözlü kültürün kaynaklarının, halk hikayelerindeki temaların ve folklorik bir dille, destansı bir havayla yazılmasının geleneksel bir kültürün zenginliğini hatırlatması açısından önemli olduğunu düşünüyorum.
28.03.2005

Maddi çıkar uğruna her şeyi göze alan insanların ruh halini anlayabilmek için, nesneler dünyasından fışkıran zenginlik imgesini, eşyalarla çevrilmiş insanların duygu ve düşüncelerindeki değişimleri okuyucuya yansıtmayı başaran Adair, yalnız polisiye tutkunlarını değil, edebiyatla ilgilenen herkesin severek okuyacağı bir romanla çıkıyor karşımıza.

Tavsiye ederim.

28.03.2005

Mehmet Ünver, ikinci romanı “Pus”ta, aynı çocuğun hayat hikayesinin izini sürüyor. İlk okul bitmiş, ikizler ve belalı kuzenleri ortaokul sıralarına yerleşmişler, ne var ki hayat şartları iyileşmemiş, tersine her geçen gün biraz daha ağırlaşmıştır. Üstelik çocuk, dış dünyada olup bitenleri, siyasi gelişmeleri de –tam anlamlandıramamakla birlikte- izlemektedir artık. Evvela doğrudan hissettiği bir durumun, gelir dağılımdaki uçurumun farkına varacak, öğretmenlerimiz nedense, daha şık ve havalı giyinen velileri seviyor, onlara özel bir saygı ve ihtimam gösteriyordu” diye düşünecek, öğretmenlerin istedikleri okul malzemesi ve kitapları alamadıkları için azarlandıklarına; “ne olurdu biz de birer zengin olsak ve annem gece yarılarına kadar onun bunun evinde çalışmak zorunda kalmasaydı. Ya da çalışsaydı, ama aynı Gülşen’in anası gibi banka müdiresi olup fazla ayakta durmasını gerektirmeyen bir işi olsaydı keşke. Oysa annem gittiği evlerde geç saatlere kadar temizlik, çamaşır, bulaşık, yemek pişirmek gibi her türlü yorucu işi yapmak zorundaydı” tarzında düşünceler belirecektir zihninde. Almanya’ya giden işçilerin elde ettikleri yeni hayat standartlarına heyecan ve hayranlık duyacaktır yoksul evde de yaşayanlar...

Büyüme korkusu, gelecek korkusu, parasızlık korkusu türündeki korkularla sarmalanan çocuk için büyüklerin dünyasında gelişen olaylar da dehşet vericidir. Gençlerin afişlerinin duvarlara asıldığı, her gün radyoda sokak şakisi, şakiyesi sıfatlarıyla isimlerinin okunduğu günlere, meydanlarda toplu kavgalara, ölümlere, öldürülmelere, sıkıyönetimli hayata geçilmiştir. İşte bu sıralarda, İstanbul’un ekonomik yükünü artık taşıyamayan aile, Anadolu’nun ücra bir köşesindeki elli hanelik bir köyde öğretmenlik yapan ablaları Zühre’nin yanına göç etme kararı alır.

Romanın bundan sonrası gerçekten çok eğlenceli ve çarpıcı bir hal alıyor. Her iki halin de, İstanbul’un sahip olunamasa bile kendisini her an belli eden zenginlik imgelerinin ya da toplumun yaşadığı değişim sancılarının köydeki elektriksiz, kanalizasyonsuz, durağan hayatla uzaklığından, köylünün kent ve kentli, kentlinin köy ve köylü tasavvur ve tahayyüllerinden ve mekanlar arasındaki birbirine hiç değmemiş ve değmeyecek zamandaşlıktan kaynaklandığını söyleyebilirim. Modern hayatın mahrem alana hapsettiği cinselliğin köy yerindeki doğallığı, köy kurnazlığının birbirleriyle ilişkilerine yansıdığında ortaya çıkan acımasızlık, kadınların bastırılmışlıkları, bu bastırılmışlığa direnme çareleri, devletin memurları aracılığıyla görünür hale geldiği durumlardaki iktidar ilişkileri ve dönemin zihin yapılarını, bireysel ve toplumsal yaşantıları gündelik olayların içinden çıkarıldığı dolu –çocuk açısından- serüven... Çocukluğunu Anadolunun bu ücra köşesinde bırakarak dönecektir küçük kahramanımız.

O dönemi o dönem içerisinden aktaran çocuğun bakış açısının zaman zaman bugünden izler taşıması ya da çocuğun kimi yerde kendisine bir iki beden büyük değerlendirmelerde bulunması bile “Pus”un zevkle okunurluğunu zedelemiyor...