Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Suat Sungur Tarafından Yapılan Yorumlar

28.03.2005

Ayfer Tunç’un trenden yansıyan kasaba manzaralarını ve kasabanın zihinlerde taşıdığı anlamları tasvir ettiği bölümleri çok başarılı buldum. Mesela Selda’nın izlenimlerini; “İstasyonun arkasında alabildiğine çirkin yapılarla uzanan bu küçük şehre baktı. İyi ki kar yağmış, telaş, yağma ve hırsla büyümüş bu ilçeyi kendi güzelliğiyle örtmüştü. Selda bir zamanlar içinde yaşadığı küçük şehrin ruhunda yarattığı etkiyi hatırladı.(…) zaman şehirlerin dokularını törpülemiş, yeni ve parlak bir hayat beklentisi bütün özelliklerini silmişti. Artık küçük şehirlerin dışarıdan gelenlerin genzini yakan lezzetlerinden, kendilerine has havalarından, mütevazı düzenlerinden eser yoktu. Her biri gerçekte olmayan bir büyümeyi taklit ediyor, giderek aynılaşıyor, hepsi hızla birbirine benziyordu”.

Nüfusla, maddi zenginlikle, coğrafyayla sınırlanamayan, ele avuca gelmeyen, ancak tariflerle yaklaştığımız kaygan bir kavramdır taşra. Ayfer Tunç’un çok iyi yakaladığı gibi, taşraya bakanın kimliği önemlidir. Türk romanında, aslında bütün bir düşünce hayatında, Anadolu’ya yönelik bakış farklılarını anlaşılır kılan budur. Taşradaki zamanın, mekanın ve insan hayatlarının kimileri için neden durağan kimileri için neden “kendi zemininde, uçmadan kotarılan bir değişim” olduğunu anlatan budur. Bu yabancı bakışların ardında gelişmiş, düzgün, haklı, doğru, tartışılmaz ve başkalarına da öğretilmesi zorunlu olan modernitenin standartlarına bağlılık var; taşranın tartıldığı terazinin referansı eskiden Türk modernleşmesiydi, şimdilerde Avrupa standartlarını tutturmuş olmak. Taşraya kentten, dolayısıyla bir biçimde tanımlanmış modernlikten hareketle yönelenler için taşrayı keşfetmek, aslında modern olmayanı göstermektir. Böyle bir bakışla geri kalmışlığın, yoksulluğun, cahilliğin nedeni de modernleşememişliktir elbette. İnsanların kültürden, sanattan, tüketmekten ve kendi yaşamlarını belirleme yeteneğinden yoksun, umutsuz ve umarsız yaşadıklarına, kendi eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmediklerine, kısacası uygarlaşamayıp olgunlaşamadıklarına dair ön yargılar, kendisini bunlara sahip sananların onları küçümsemesine, hayatları üzerlerinde tasarrufta bulunmalarına ve onlardan üstün oldukları inancına meşruiyet sağlayacaktır.

Pek çok temaya değinmeden geçmem sizi yanıltmasın, "Kapak Kızı", sadece taşra hayatına ve değişen zihniyet dünyasına yaptığı göndermelerle bile çok zengin tartışmalar barındırıyor. Üstelik bütün bunları mekana, zamana, kişilere ve olaylara yedirerek, yani edebiyatın içinden yapmış Ayfer Tunç. Hele ki tren yolculuklarına aşinaysanız, o restoranlarda bir iki kadeh parlatmışsanız, mutlaka okuyun; seveceksiniz.



28.03.2005

1999 yılında yayımlanan “İstanbul Bir Masaldı” romanının ardından uzun bir sessizlik dönemine giren Mario Levi, altı yıllık bir aradan sonra yine bir romanla çıkıyor okuyucusunun karşına. Neredeyse otuz yıllık edebiyat geçmişine rağmen çok az kitabı var Levi’nin. Yani az yazıyor ama çok hacimli yazıyor. “İstanbul Bir Masaldı” neredeyse yedi yüz sayfayı buluyordu, “Lunapark Kapandı” da yaklaşık altı yüz elli sayfalık hikayesiyle dikkat çekici.

“Lunapark Kapandı”, sonu daha ilk sayfalarında fısıldanan bir aşkı anlatıyor; adını romanın sonuna kadar öğrenemediğimiz bir adamla çok derinlerden yaralanmış genç bir kadının üç yılda tükettikleri tutkulu ilişkilerini… Olup bitenleri adamın bakış açısından izliyoruz. Her şeyin bittiği bugünden her şeyin başladığı ilk tanışma anına, oradan zihinsel çağrışımlarla farklı zamanlara uzanıyor hikaye. Böylelikle anlatıcı ve sevgilisi İnci’nin çocukluklarından ilk gençlik yıllarına, oradan aşklarını yaşadıkları ve tükettikleri günümüze kadar geçen hayat hikayelerinin tamamına nüfuz edebiliyoruz.

Olayları yaşayan ve o olaylardan yıllardır hayalini kurduğu romanını yazacak malzeme çıkarmaya çalışan anlatıcının bakış açısını kullanan Levi, merak duygusunu sürekli tutabilmek için ilerleyen sayfalarda açığa çıkacak gerilimleri, acıları, kötülükleri önceden haber veriyor. Biliyoruz ki, İnci’nin bir takım sırları var, biliyoruz ki, ilişkileri kıskançlıklara, kavgalara ve ayrılığa gebe ve biliyoruz ki, hikayeyi herkes başka bir yöne savrulduktan sonra anlatıyor adam. Ama yine de –belki de bu nedenle- sürekli bir beklenti içine sokuyor bizleri. İsmi verilmeyen roman kahramanı yazarın yaşıyla, işiyle ve ilgi alanlarıyla romanın yazarı Mario Levi’yi hatırlatıyor olması ise, otobiyografik anlatılardan hoşlanan okuyucular için merak duygusunu tetikleyecek bir başka “tuzak”.
27.03.2005

“Rika’nın Beyninde”, Levent Mete’nin şimdiye kadar yazdıkları içinde psikiyatri uzmanlığının imkanlarını en iyi kullandığı romanı; Pepko ve arkadaşlarının insan zihninin karmaşık, karanlık ve tehlikeli labirentleri arasındaki yürüyüşleri, o zihnin yarattığı dağlarda, ovalarda, göllerde, denizlerde, kimi zaman ürkütücü şehirlerde, yolcuları yutmaya hazır yaratıklarla dolu karanlık nehirlerin üzerinde sürüp giderken, her bir mekan, her bir cisim ve her bir yaratık dış gerçekliğin bilinçte kırılmış, eğrilmiş, bükülmüş, başka başka anlamlarla karışmış yansımalarına dönüşüyor. Ancak asıl meselesi bilinçaltının topografik özelliklerini sergilemek değil; Levent Mete, bu fantastik hikayesiyle bilimin ve teknolojin ideolojisini sorguluyor. Anlıyoruz ki, “tekniğin özü asla ve hiçbir şekilde teknik bir şey değildir”.

“Yalnızca teknik-olanı tasarladığımız ve öne çıkardığımız ve bununla yetindiğimiz veya ondan kaçındığımız sürece, tekniğin özüyle bağımızı asla kuramayız” demişti Heidegger; “tekniği nötr bir şey olarak gördüğümüzde mümkün olan en kötü tarzda tekniğe teslim oluruz; çünkü bugün özellikle pek rağbet gören bu tasarım, bizi bu tekniğin özü karşısında büsbütün körleştirir”. İşte romandaki insanların gözleri de böylesine körleştiği için -birkaç muhalif dışında- hiçbiri fark etmiyor bilimsel devrim olduğuna inandırıldıkları projenin nasıl bir hapishaneye dönüşeceğini. Bilim ve teknoloji büyülüyor insanları, hayran bırakıyor, kendisine bağlıyor ve özgürlüklerini gasp ediyor. Yarattığı bu hayranlık ve bağımlılıkla, bir zamanlar yeniliklere karşı tutucu olanları bile ikna ediyor icatlarının faydalılığına. Ama gerçek hayatta da böyle olmuyor mu? Aslında savaş sanayisinden arta kalmış bu teknoloji ürünlerini, cep telefonlarını, bilgisayarları, interneti, DVD’leri ve isimlerini sayamadığım diğerlerini getirisine götürüsüne hiç bakmadan hayranlıkla kabullenmiyor muyuz bugün? Bu nimetleri bize sunanların, bu gücü ellerinde bulunduranların önünde saygıyla eğilmiyor muyuz? Onu tutkuyla olumlayalım veya olumsuzlayalım, her yerde özgürlükten yoksun ve tekniğe bağlanmış halde değil miyiz?

İşte bu soruları sordurtuyor “Rika’nın Beyninde”. Bilinmeyene yapılan seyahat romanlarının verdiği merak ve heyecan duygusunu ahlaki ve siyasi meselelerle zenginleştiren Levent Mete, iktidarını ve meşruiyetini bilim ve teknolojiden alan kapitalizmin içinde yaşadığımız evresini gelecek bir zamana taşıyor ve o meşruiyeti sağlayan ideolojinin çatlaklarında dolaştırıyor okuyucuyu.

27.03.2005

“Yarın Yapayalnız”ın özetlenecek bir hikayesi yok; tıpkı hiçbir aşkın başkası için anlamlı bir hikayesi olamayacağı gibi. Elbette her şey olup bittikten, yaşananlar tüketildikten sonra bir başlangıç ve bitiş noktası seçebilir ve bir hikaye uydurabiliriz ona. Ancak aslolan zamanın akışıyla geçen süreç değil, o zamanın içindeki yaşantı anlarıdır. Selim İleri, işte bu yaşantı anlarını yakalamaya, Handan Sarp ve Elem arasındaki ilişki üzerinden aşkın genel karakteristiğini bulup çıkarmaya çalışıyor. Coşkulu duygular, tensel hazlar, kıskançlıklar, bencillikler, gururun engellediği sözler, ama en çok da -özellikle iki kadın arasında yaşandığı, sevicilik ya da lezbiyenlik gibi sıfatlarla aşağılandığı için- toplumsal baskılar yönlendiriyor aşkı.
27.03.2005

Anlatı, bir İmparatorluğun altüstlerle dolu, kaotik bir döneminde başlıyor. Ülkedeki “adaletsizliğin sebebi olan sarayı, yöneticileri, ordusu ve memurları ile birlikte ortadan kaldırmak”, kendi askerlerini, memurlarını ve yöneticilerini seçmek, “İnsanlar Eşittir”de anlatılan düzeni kurmak adına başlayan isyan bastırılmış, ancak henüz huzur sağlanamamıştır. Arkadaşları gibi can vermekten, onları ihbar eden köylü şefi Mohini’nin yardımıyla kurtulan Alita, Mohini’nin elinden de Todor ve Matke tarafından kurtarılacaktır. Yaşamlarını sürdürebilmek için Yetova’ya gitmek zorundadırlar. Zorlu engeller barındıran bu yolculukta hem kendilerini sorgulayacak hem yol arkadaşlarını tanıyacak, hem de yeni bir hayat düşleri kuracaklardır. Alita, Todor’un sözleriyle etkilenecek, Todor’un bilgiyle donanmış güvenli dünyası Alita’nın coşkusu ile sarsılacak, Matke ve Alita bir aşkın ilk adımlarını atacaklardır. Ancak Yetova’daki iktidarın kolları çok uzun, gözü keskin, kulağı deliktir. Üstelik elinde çok etkili bir silah vardır yöneticilerin; büyü..! Öylesine güçlü bir büyü ki; “her şeyi sarıp sarmalıyor, böcekleri derin kovuklarından çıkarıp alıyor, tüm düşünceleri, en gizli anıları, kesinlikle saklanması gerekenleri,başa bela olacakları, en çok korkulan ve en diplere itilmiş olanları, büyük bir güçle, sanki geniş karınlı iştahlı bir deyin içine çektiği bir soluk gibi toplayıp götürüyor.”