Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Suat Sungur Tarafından Yapılan Yorumlar

27.03.2005

Belirtmekte yarar var; 'Araf', Amerika'ya gelen Ömer'in Fas'lı Amed ve İspanyol Piyu ile paylaştıkları evdeki yaşantısı, Gail'e âşık olması ve evlenmesi özetiyle anlaşılacak bir roman değil. Elif Şafak, aslında bir hikâye anlatmayı da amaçlamamış; hikâye zamanın akışına bağlı olarak zorunlulukla çıkıyor ortaya. Şafak'ın meselesi, bireyin kendisine yabancı bir ülkede, yabancı bir toplum ve kültürde içine düştüğü karmaşık duygu, düşünce ve ruh hallerini çok sayıda karakter üzerinden sergilemek. En çok da yalnızlık ve yabancılaşma üzerinde duruyor. Öyle bir yalnızlık ve yabancılaşma ki, yalnızca Ömer, Amed ya da Piyu gibi yabancılar değil, Gail ve Debra gibi yerliler de kurtulamayacaktır insanı depresyonun eşiğine getiren etkilerinden.

Başarısı burslarla ödüllendirilmiş ya da yaptıkları işleriyle hayat karşısında donanımlı insanlardan oluşan roman kişileri cins, ırk, kültür ayrımı gözetmeksizin bozuk ruh hali paydasında birleşiyorlar. Elbette kökenlerine göre değişiyor bozukluk biçimleri. Mesela Gail'in şahsi özellikleri arasında obsesif kompulsif bozukluk, panik atak, sosyal fobi ve benzerleri var. Aşçılığı ile parmak ısırtan Alegre, tombul bir çocukluk geçirmenin travmasıyla sabitlenen bulimia hastalığının pençesinde. Sevgili Piyu, başka kadınlara ilgisini sevgilisine kanalize edemiyor bir türlü. Güçlü bir karakter çizen lezbiyen Debra, istediği hayatı kuramamanın tedirginliğini üzerinden atamazken Amed, kültürünün ahlaki değerlerini gururla taşıyarak yaşadığı Amerika'da hiçbir kadınla ilişki kuramıyor. Şafak, medeni dediğimiz hayatın neden olduğu yarılma ve nevrozları hikaye içinde kaderlerini sanki kendileri belirleyen karakterleri üzerinden çarpıcı ama abartısız ve açık bir biçimde işlemiş. Bu nedenle Ömer ve Gail'in çok ayrı dünyalardan gelip bir aşkta ortaklaşan zigzaklı hayat çizgilerinin İstanbul'da noktalanan sonu üzecek belki, ama şaşırtmayacak okuyucuyu.









27.03.2005

Bestseller sınıfında değerlendirilen yazarlar bir çok bakımdan büyük yapım şirketleriyle çalışan yönetmenlere benzerler. Genel bazı muhafazakar kurallara uyarlar. Bu olgu, yüzyılın başından bu yana, sinema sanatının gelişmesi ile birlikte, Amerikan tarzı –yalnız polisiye değil- roman yazımını –olumlu ve olumsuz- çok etkiledi. İnsanlar sinemanın görsel diline ve edilginleştiriciliğine alıştıkça zahmetli okuma törenlerinden kaçınmaya başladılar. Amerika'daki yaygın roman yazımı okuyucuya istediğini, film gibi tüketilebilecek romanları verdi.. Bugün gerek Hollywood sinemasının gerek Amerikan roman endüstrisinin anlatım dili aynılaşmış durumdadır. Romanları ve filmleri birbirinden farklılaştıran yegane şey anlattıkları hikayeleridir.

Grisham’ın da yerleşik şablonları var. Avukatlar, müşteriler, davalar, mahkeme sahneleri, adaleti satın almaya çalışan güçlü şirketler, yasaları çiğneyen yargıçlar, bol sıfırlı maddi çıkarlar, yakışıklı erkeklerle güzel kadınlar arasında yaşanan fırtınalı aşklar... İşte bunlarla kuruyor romanlardaki gerilim atmosferini Grisham; ama baştan sona hiç düşmeyen temposu, akıcı dili ve ikna edici sonlarıyla okuyucusunun taleplerine her zaman karşılık vermesini biliyor.



27.03.2005

Yılmaz Karakoyunlu, radikal bir tavır içerisinde; kitabını kapaktan “anı-roman” olarak adlandırıyor ve doğrudan gerçek tarihsel şahsiyetlerle, somut tarihi olaylarla kurguluyor hikayesini. Ancak bu tarihi olayların ne önemi ne de farklı yorumları var; okuduğumuz Cumhuriyet'in kuruluş yıllarından 1960’a kadar uzanan bir dönemde öne çıkan insanların, Yahya Kemal, Nazım Hikmet ve Adnan Menderes gibi tanınmış şahsiyetlerin mahrem tarihleri... Böylelikle Nazım Hikmet'in annesi Celile hanım ile Yahya Kemal, Nazım’la Piraye ve Adnan Menderes’le opera sanatçısı Ayhan Aydan arasındaki aşklara tanık oluyoruz. Mustafa Kemal, İsmet Paşa, Celal Bayar gibi isimlerin yanı sıra çok sayıda tanıdık yazar, politikacı ya da komünist de hikayeyi renklendiriyorlar. Renklendirme sözcüğü lafın gelişi; 565 sayfalık bu yarı belgesel yarı magazinel roman bir türlü renklenemiyor. Çünkü romanın ardalanındaki tarihi ve o tarihin aktörlerinin hayatlarını tarih kitaplarından, anılardan, sinemadan, belgesellerden çok iyi biliyoruz zaten. Karakoyunlu, bu bilindiklikleri okumanın yaratacağı sıkıntıyı, sözünü ettiğim tanınmış şahsiyetlerin -o şahıslardan başkasının bilemeyeceği ve bilmesinin de üzerine vazife olmadığı- mahremiyetlerini ihlal ederek dağıtmaya çalışmış. Mesela Menderes, “tatarım, bana bir oğlan doğur” diye sarılıyor Ayhan Hanım’a, Yahya Kemal, Nazım’a hayranlığını dillendiriyor, Piraye Nazım’ın kendisini cinsel obje gibi görmesinden şikayet ediyor, vs.vs…
Kısaca özetlersek, gerçekle kurmacayı iç içe geçirmiş Karakoyunlu; kendi ifadesiyle “tek tek o dönemin bütün belgelerini gözden geçirmiş, notlarını almış, birbirleriyle tutarlı olanları tespit etmiş ve onlardan istifade etmiş”, ama bütün bu gerçeklik tutkusuna hiç uygun düşmeyen, aslında pek de anlaşılamayan bir uyarısı da var; “bu bir romandır, kimsenin hayat hikayesi değildir… Evet, sonuç itibarıyla anlattığım olaylar gerçek ama anlatış biçimi bana ait”. Kurgusal dünya ile gerçek dünya arasında gidip geldiğini, gerçek hayatlar üzerinde gönlünce oynadığını söyleyen Karakoyunlu, etik bir tartışmanın kapısını aralıyor. Mekan tasvirleri, karakter tahlilleri, anlatım tekniği, dili, kısaca edebi özellikleri açısından da vasatın ötesine geçmeyen “Yorgun Mayıs Kısrakları”, tam da bu etik sorunsal nedeniyle önemli hale geliyor.
27.03.2005


Esenboğa hava meydanında başlıyor “Gece Sesleri’nin hikayesi; anlatıcı Ayda, 44 yaşında –kendi ifadesiyle- “buruşuk eteğini geren yağlanmış kalçaları ve kalın beliyle, hantal, orta yaşlı, bakımsız memur kadın… öğretim üyesi”. Annesinin Erzurum’daki bir seminerdeyken aldığı hastalık haberi üzerine İstanbul’a giderken tanışıyoruz onunla. Ayda’nın yolculuk süresince zihninden gecen anıları ise bizi çok gerilere kadar götürüyor. Ayşe Kulin, düz bir zaman sıralamasıyla anlatmıyor hikayesini; şimdiki zamanda yaşanan bir olay ya da bir görüntünün çağrışımları ile geçmişteki bir yaşantı anına bağlanıyor. Böylelikle 1940’lı yılların başından 2000’lere kadar geçen 60 yıllık bir zaman dilimine yayılıyor hikaye.
Hikayenin asıl ekseninde Ayda’nın üvey babası Nedim Ortaçlı’nın aile tarihi var; zengin bir Ege kasabasında geniş topraklara hükmeden bir ailedir Ortaçlı’lar. Ailenin büyük oğlu Kerami Bey, mebus olup politikaya atılmış, toprakları çekip çevirmek küçük oğlan Yusuf’a kalmıştır. Ayda’nın annesi Rengigül’le evlenen Kerim Bey’in oğlu Nedim de babasının yolunu izleyecek, 60’lı yıllarda büyük ideallerle girecektir meclise. Ne var ki, ailenin erkeklerinden çok kadınları üzerinde duruyor Kulin; evin perde arkasındaki hakimi Sultan Hanım, onun yardımcısı Satı kadın, bütün bir hayatını aileye vakfeden Ziynet dadı, Nedim’in karısı Rengigül, Rengigül’in kızı Ayda ve Ayda’nın kızı Aslı… İstanbul’lu okumuş bir kadın olan Rengigül ile Ortaçlı ailesinin kadınları anlaşamayacaklardır elbette.
Aralarında kültür farklılığı olmamakla birlikte Rengigül ile Ayda ya da Ayda ile Aslı da kuşak farklılığı nedeniyle belki de daha keskin bir anlaşmazlık içindeler. Üstelik Ayda, çocukluğundan bu yana annesini hiç tanıyamadığını düşünmekte, geçmişe dair bir dolu soru dolanmaktadır zihninde. İşte bütün bu soruları aydınlatacak olan ölümle pençeleşen annesinin hatıra defteridir…
Bir ailenin mahrem tarihini de içeren hikayenin arka planındaki tarih bir yandan Demokrat Parti yıllarına, 27 Mayıs’a, diğer yandan 12 Mart’a, 12 Eylül günlerine açılıyor.

27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül süreçlerini kapsayan zaman kurgusuyla Cumhuriyet’in darbeler tarihini özetlemesine rağmen “Gece Sesleri”, bu dönemin karakteristiklerini tam anlamıyla yansıtmıyor. Zaten 256 sayfalık bir romana böylesine geniş bir tarihsel dönemin sığdırılması beklenemezdi. Bu durumda herkesin bildiği olay, olgu ve değerlendirmelerle yetiniyor Ayşe Kulin; 27 Mayıs’ı Beyazıt Meydanı’ndaki kanlı öğrenci gösterisiyle, 12 Eylül öncesini İstanbul Üniversitesi’ne 16 Mart’ta yapılan bombalı saldırıyla özetleyivermiş(meraklısı için bir not düşmek isterim; bu yıl yayımlanan romanlardan “Beşpeşe” ve “Yağmurun Yedi Yüzü”nde de 16 Mart katliamında söz ediliyor). Ancak ne Rengigül ne de kız Ayda o olayları yaşamış, kişilikleri o süreçlerle olgunlaşmış insan tiplerine denk düşmüyorlar. Kuşaklar çatışmasının dile getirildiği diyaloglarda da yeni bir şey söylemiyor Kulin.
İşin aslına bakılırsa romanın tamamında da yeni bir şey söylemek gibi bir derdi olmamış yazarın. Evi yöneten güçlü anne tipi, Ortaçlı ailesinin oğulları arasındaki miras kavgası, kız çocuğun yenen hakkı, hizmetçi kızla ağa oğlu arasındaki trajik ilişki, emektar hizmetkar tipleri, hırslı ve hırsız yardımcı, kasabadaki politik atmosfer, yanlış evlilikler, kuşak çatışmaları, vb. gazete sayfalarından, aşk romanlarından ya da Yeşilçam melodramlarından daha derinlikli değil. Ancak okuyucusunu bilerek yazıyor Kulin; o gazetelerin, roman ya da filmlerin okuyucularına hitap edecek şekilde hikayeyi öne çıkarıyor ve bu hikayeyi okuyucunun isteklerine cevap verecek bir akıcılıkta anlatıyor. “Yazın ne okunmalı” sorusunu soranlar için…
06.02.2005

Günümüzde kitle iletişim araçları ile gerçekleştirilen iletişim süreci, mesajı gönderen ile alan tarafın başat kültür alanı içinde anlaşabilmesini gerektirmektedir. Bu iletişim sürecinde, mesajı alan kesimler bağımlı konumundadırlar; eşit ya da özgür değildirler. Çünkü gönderilen mesajlar, mesajı hazırlayan kişilerin değerlerine, normlarına göre önceden hazırlanmakta, bu nedenle de toplumdaki egemenlik ilişkilerini taşıyan başat kültüre göre yorumlanmak zorunda kalmaktadır.

İşte bu düşünceden hareketle, kitaptaki yazılar, medyanın günümüzde milyonlarca insanın beyninin şekillendirilmesinde, hatta düşlerinin kurgulanmasında çok geniş bir tekeli elinde bulundurduğu düşüncesinden yola çıkmaktadır. Sadece popüler kültür değil, kitle kültürü hakkında da pek çok düşüncenin yer aldığı bu kitabı medya ve iletişim dünyası ile ilgilenen herkese tavsiye ederim.