Anladım ki derin ve esrarengiz olan her şey susar
Anladım ki susan her şey derin ve heybetlidir
Şems-i Tebrizi
Ben artık büyümek istemiyorum! Büyümek demek, üzülmek demekmiş çokça. Yaşımı başımı aldıkça belledim hayatın şartlarla yol alan, duygudan uzak seyrini. Her defasında yeniden kendimi var edişim, dik duruşum, direnişim tuttu ellerimden. İyi niyetlerimi tavan arasına saklatanlarlaydı benim kavgam, doğru neyse ben oydum. Ve ben neysem doğru onun en vazgeçilmez yanıydı. Şimdi sancılarım var bedenime yayılan, ardı sıra yaşlanıyor ömrüm, akıp gidiyor zaman, saniyeleri geri gelmemek üzere.
Dünyanın neresinde, şu vakitte kim bilir ne acılar var ya da pürtelaş bir hazırlıkta birileri. Yaşamak demek, zulüm de demekti. En soylu ağaçların yemişe duran balköpüğü çiçeklerinin neydi suçu? Umutlar tek tek, denizin akıntısına bıraktı kendini, ruhu yükseldi adaların gerisine. Deniz güneşi sakladı ardına. Ağlayan kara gözleri kamaştı Yusuf’un. Kısık seste bir Hüseyni makamı yükseliyor göğe, bütün yasaklara inat. Hırçın dalgasıyla vurdu kıyılarına gecenin mavisi. Ve okundu, umudun en mavisinin bulaştığı, kıymetli ellerle yazılan, ana babaya, yarene, dosta mektuplar. Bu vedaların sebebinin tarifi yok. Hızır-ı İlyas’ın günü artık soluksuz. Boğuldu cepkenimde saklı bütün kelamlar. Boğazıma dizildi bir lokma ekmek. İyi tükendi.