1942…
Dünya yanıyordu.
Avrupa sokaklarında tank paletlerinin sesi yankılanırken, gökyüzü bombalarla parçalanıyor, insanlar yalnızca kimlikleri yüzünden tren vagonlarına dolduruluyordu. İkinci Dünya Savaşı bütün insanlığı kana bularken, Adolf Hitler’in gölgesi Avrupa’nın üzerine bir ölüm gecesi gibi çökmüştü. Heinrich Himmler, toplama kamplarını büyütüyor; SS birlikleri, insanları kimliklerine göre ayırıyordu. Bir tarafta Nazi Almanya’sı, diğer tarafta Sovyetler Birliği ve Josef Stalin… Dünya artık yalnızca cephelerde değil, insanların vicdanlarında da parçalanıyordu.
İşte böyle bir çağda, İstanbul’dan çıkan genç bir Türk hemşire Safiye… Sadece insanları iyileştirmek isteyen bir kadınken, kendisini tarihin en karanlık çukurunun içinde buldu.
Marsilya sokaklarında başlayan umut, kısa süre sonra korkuya dönüştü. Kapılar geceleri kırıldı. İnsanlar kayboldu. Komşular sustu. Ve trenler… O trenler artık insan değil; korku, açlık ve ölüm taşıyordu.
Şeyma’nın merdivenlerde kurşunlanan bedeni… Freida’nın kafasına sıkılan kurşun, Drancy kampının soğuk duvarları… Ravensbrück’ün çamurunda kaybolan kadınlar… Gaz kokusuna karışan dualar… Ve her şeye rağmen hayatta kalmaya çalışan Safiye‘nin ölüm yürüyüşü…
Bu roman, bir savaş hikâyesi olmasının ötesinde insanlığın karanlık tarafına tutulmuş bir aynadır.
Yazılan bu destansı roman; Nazi kamplarındaki açlığı, korkuyu, ihaneti, dostluğu ve insan ruhunun kırılmamak için verdiği mücadeleyi bütün çıplaklığıyla anlatmakta.
Çünkü bazı insanlar ölse de yalnızca unutulduğu gün, gerçekten yok olur.
Bu hikâye de Safiye unutulmasın diye yazıldı.