Belh’ten Konya’ya uzanan göç kervanında genç bir derviş vardı. Adı Şemseddin Yusuf’tu, lakabı ise yıllar sonra Ateşbaz-ı Veli olacaktı.
Mevlana’nın çocukluğundan ebediyete göçüne kadar yarım asır boyunca hem lalası, hem dostu, hem de manevi mutfağının bekçisi oldu. O, kazanın başında sadece yemek pişirmedi; ilahi aşkın ateşiyle ruhları olgunlaştırdı, gönülleri ısıttı.
Mevlana’nın sema ederken dönen tennuresinin esintisi matbaha ulaştığında, Şems’in gelişiyle dergâhı saran manevi heyecanda, Ateşbaz her lokmaya aşkı karıştırdı. 1273’te mürşidinin son nefesindeki o ilahi tebessüme şahit olduktan sonra on iki yıl daha yaşadı. Her gün kendi düğün gecesini sabırla bekledi.
Yüz yaşına yaklaşırken, bir gece rüyasında Mevlana’nın “Gel artık Yusuf’um, soframız hazır” çağrısını duydu. Bir sabah secdesinde, yüzündeki tatlı tebessümle rahmet-i Rahman’a kavuşmuş olarak bulundu.
Bu kitap, sekiz yüz yıldır Mevlevi dergâhlarında “Dem-i Hazret-i Mevlâna, Sırr-ı Âteşbâz-ı Velî” diye anılan, her sofrada ruhu hazır olan, matbahı medreseye, hizmeti ibadete dönüştüren ulu dervişin hikâyesidir.
Ateşbaz-ı Veli’nin kazanında kaynayan sadece yemek değildi; insanlığın en kadim açlığına deva olan ilahi aşkın ta kendisiydi.
O ölmedi. Ten elbisesini çıkarıp, Mevlana’nın yanında ebedi semaya katıldı...