Kanarız masallara, ağzımız açık kalır dinlerken. Bineriz, ak yeleli atların çektiği pastel boyalı faytonlara. Saçımızı bırakırız ılık rüzgârın okşayan kollarına. “Lambadan cin çıkmaz” diyemeyiz hiçbirimiz. Çıkmayacağını biliriz de söylemek ayıp gelir. Öyle şeylere inandırmak isterler ki inanmış gibi yaparız. Sonra el birlik inandığımızı unuturuz. Ta ki bizim de kandıracağımız çocuklar buluncaya kadar. Onların da önüne koyarız lambayı, içini cinle doldururuz. Her elleyişte bir cin çıkarırız lambadan. Çıkar çıkar bitmez cinlerimiz. Şaşkınlıkla bakan çocuğumuzla birlikte şaşa kalırız. İnanırız lambadan çıkan cinin her dediğimizi yapacağına. Sonra anlarız ki içimizdeki umutlarmış hepsi. Onlar olmasa çekilmezmiş hayat.
Kuşlar göğsüne saklanmış, cıvıldama oradan geliyor. Gözleri parlayabildiği kadar parladı. Biraz daha parlasa güneş olur. Koşuya çıktı yılanlar, diz çöküp oturdular yan yana. Balıklar güneşe el salladı, sıcaklığı kavurdu hepsini. Neşe, nasıl neşeleneceğini bilemedi.
Yeşilken sarım, maviyken morum, a benim alacam, renk cümbüşüm, göründüğünü bilmeyenim. Gök kuşağım, rengini yansıtmayanım, yansıttığını görmeyenim, kısık gözüm. Çatma kaşlarını, örtme gözlerini. O gözler ki ışıktan öte korum, alevim, yakan topum. Benim alacam, ruh aynam, parlayan ayım. A benim dolunayım…
Mahpusu yok bu suçun, kalemi kırılmamış ceza.
Adı Konmamış Bebek’in hikâyesi…