Onlar, yalnızca birkaç bin, deyim yerindeyse bir avuç göçmendi: Diyarbakır Balkan Göçmenleri…
Onlar da diğer Balkan Göçmen kitleleri gibi mallarını, mülklerini, ölülerini, mezarlarını, geçmişlerini, geleceklerini bırakıp tarifsiz acılarını, çilelerini sırtlayarak gelmişlerdi Anadolu’ya…
Ama onlar, diğer göçmenler gibi sakin, huzurlu bir ortama değil oldukça huzursuz, alabildiğine kaotik bir coğrafyaya gönderilmişlerdi: Şeyh Sait İsyanı başta olmak üzere birçok Kürt isyanının yaşandığı coğrafyaya…
O yıllardaki nüfus sayımı verilerine göre; % 90’ının Kürtçe konuştuğu bir coğrafyaya, Diyarbakır’ın köylerine…
*
O göçmenlerin yarısına yakını açlık, hastalık, sefalet nedeniyle kısa sürede can vermiş; diğer yarısına yakını, buldukları ilk fırsatta bölgeden kaçmış; geride kaçma olanağı bulamayan çok az sayıda çaresiz göçmen kalmıştı…
Ama onlara “Bizi asimile etmeye mi, Türkleştirmeye mi geldiniz?” gözüyle bakılmıştı çoğu zaman…
Bir kara ekmeğe bir döşek yorgan vermiş, sonra da soğukta kupkuru yerde yatmak zorunda kalmış; açlıktan, hastalıktan kırılıp gitmiş bir avuç göçmen, kimi ve nasıl asimile edeceklerdi ki…
*
Eğer Diyarbakır Göçmenleri bir fabl ile anlatılmış olsaydı; biraz tavşan ürkekliğinde, biraz ceylan tedirginliğinde, biraz serçe telaşında ve en çok da midye kapalılığında anlatılırlardı herhalde…
*
Dolayısıyla: Diyarbakır’a ilk gönderilen Balkan Göçmenlerine bir vefa duygusudur bu kitap.