Hyung-nuların (Hun) varlığından, Çin tarihi kaynakları sayesinde haberdar olduk. Muhtemelen bu isim, halkın kendisinden çok daha sonralarına kadar yaşamıştır. Bu ismi kullanan halklar, bundan bin beş yüz yıl önce tarih sahnesinden silinmiş olmalarına rağmen, biz bugün Hunları daha iyi tanımaktayız. Hâlbuki onların çağdaşları birçok komşu halkları, bugün sadece mütehassıs tarihçiler bilmektedirler. Çünkü Hyung-nular, dünya tarihinde derin izler bırakmışlardır. Asya’dan Batı’ya yönelerek Ural çevresinde Ugorların arasına karıştılar ve çok geçmeden onlarla kaynaşarak, Avrupalıların Hunlar [Kun/Gun] ismini verdikleri yeni bir millet olarak ortaya çıktılar. Bugüne kadar “Hun” kelimesi, genelde bize vahşi bir yırtıcıyla eş anlamlı olarak görünmüştür ve bu da tesadüfi değildir. Çünkü Hunlar bin yıl boyunca sadece devlet kuran bir halk olarak değil, aynı zamanda devlet yıkan bir millet olarak da karşımıza çıkmaktadırlar.
Hunlar adlı eserinde, amacının tarih sahnesinden çoktan silinmiş bir milleti övmek veya yermek olmadığını söyleyen Lev Nikolayeviç Gumilëv, tam aksine bir yandan ezici bir mağlubiyete maruz kalmayan, diğer yandan tamamen yok edilemeyen az nüfuslu göçebe bir halkın, nasıl olup da yüzlerce yıl bağımsızlığını ve hayat tarzını korumasına imkân sağlayan bir organizasyon ve kültür örneği meydana getirebildiğini öğrenmenin peşine düşüyor. Bu halk gücünü nereden alıyordu ve bu güç nereye kaybolmuştu? Komşuları onları nasıl görüyorlardı ve torunları kimlerdi? Bu ve benzeri soruların cevabını ararken, Hunların insanlık tarihinde kim olduklarını da tam olarak ortaya koyacağını iddia ediyor.