Bağdat zindanında, demir parmaklıkların ardındaki İmam'ın yanına devletin görevlisi yaklaştı: "Ey İmam, kalemimin ucunu aç; devletin gelir giderlerini yazacağım."
İmam Ebu Hanife, cevap olarak Saffat Suresi'nin yirmi ikinci ayetini okudu: "Toplayın o zâlimleri, eşlerini ve taptıkları şeyleri…" Sonra şu sözü söyledi: "Allah, zâlimlere yardım etmemi yasakladı. Kalemini bile açamam."
Bu cevap, bir mezhebin değil; bir akîdenin, bir duruşun, bir hürriyetin şifresiydi. Peki ya bugün?
Bugün ise iktidârın gölgesinde serinleyen, mevcut düzenle uzlaşmayı sıradanlaştırmış geniş bir kesim, kendisini Hanefî olarak takdîm etmektedir. Oysa bağlandıklarını söyledikleri İmam, kalemini dahi zâlime uzatmamıştı.
Selefî geçinenler, akîdesini kavramadan ona "Mürcie" iftirası attılar. Oysa İmam, bu ekolün kurucusu Cehm bin Safvân'ı huzurundan kovmuş; "Ey kâfir, bir daha yanıma gelme!" diye haykırmıştı.
Caferî Şîîler ise Kum'un sokaklarında "yedi hadis bilen biri" diyerek onu küçümsediler. Oysa Cafer-i Sâdık, onun ilmini açıkça takdir edenlerin başında geliyordu.
Üç koldan iftira; üç koldan cehâlet; üç koldan ihânet.
Elinizdeki bu eser; hem unutturulanı hatırlatma, hem iftira edilene cevap verme, hem de tarihin en büyük müctehidlerinden birini sömürücülerin elinden geri alma çabasıdır.
Çünkü Ebu Hanife'yi hakkıyla tanımayan; ne Hanefîliği, ne adâleti, ne de hürriyeti hakkıyla bilebilir.
Mücadele bizden, başarı Allah Teâlâ'dandır.