4 Şubat 1926 sabahı, Ankara’nın Samanpazarı Meydanı’nda kurulan bir darağacında, son devir Osmanlı ulemasından İskilipli Mehmet Âtıf Efendi’nin yaşamı son buldu.
Bu infaz, basit bir adli vakanın çok ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini, rejim ile muhalifleri arasındaki ilişkiyi ve toplumsal belleğin nasıl şekillendiğini ortaya koyan sembolik bir kırılma anı oldu. O günden bugüne, İskilipli Âtıf Efendi’nin şahsında birbiriyle taban tabana zıt iki büyük anlatı (görüş) inşa edildi ve bu anlatılar, Türkiye’nin siyasal ve kültürel fay hatlarını beslemeye devam etti.
Birinci ve resmi anlatıya göre İskilipli Âtıf, bir “vatan haini” idi. Bu görüşe göre o, Millî Mücadele’nin en buhranlı günlerinde başında bulunduğu Teâlî-i İslam Cemiyeti vasıtasıyla Anadolu’daki istiklal hareketine karşı çıkmış, Yunan uçaklarıyla dağıtılan ihanet bildirilerine imza atmış, gerici ve saltanat yanlısı bir figürdü. Şapka Kanunu sonrası çıkan isyanları “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı kitabıyla körüklemiş, yeni kurulan laik Cumhuriyeti yıkmaya çalışan bir tehdit unsuru olarak, Hıyanet-i Vataniye Kanunu çerçevesinde adil bir yargılama sonucu hak ettiği cezayı bulmuştu.
İkinci görüşe göre ise İskilipli Âtıf haksız yere idam edilmiştir...