İnsan, çoğu zaman farkında olmadan kendi kendisiyle bir iç diyalog yürütür. Bu iç konuşma, genellikle sessiz biçimde gerçekleşir ve düşünme olarak adlandırılır. Zihnin, karşılaştığı sorunları anlamlandırma, tartma ve muhasebe etme süreci büyük ölçüde bu sessiz diyalog üzerinden işler. Zaman zaman bu iç konuşmanın sesli hâle gelmesi ise toplumsal algı açısından farklı anlamlar yüklenmesine yol açabilmektedir.
Akademik ortamda bu durum daha görünür hâle gelir. Özellikle doktora çalışmaları sırasında, araştırma sürecinin doğası gereği, bireyin sürekli olarak varsayımlarını sorguladığı, argümanlarını sınadığı ve kendi kendisiyle tartıştığı gözlemlenir. Bu bağlamda, doktora sınıflarında kendi kendine konuşan araştırmacılara rastlanması şaşırtıcı değildir. Zira bilimsel üretim, büyük ölçüde içsel bir sorgulama ve eleştirel muhasebe sürecine dayanır.
Ne var ki gündelik dilde kendi kendine konuşma çoğu zaman olumsuz çağrışımlarla ilişkilendirilir ve irrasyonel bir davranış olarak etiketlenir. Oysa bilimsel düşüncenin ilerlemesi, yerleşik kabulleri sorgulayan, alışılagelmiş kalıpların dışına çıkabilen ve gerektiğinde yalnızca kendi sorularıyla meşgul olabilen bireylerin varlığına bağlıdır. Bu anlamda, “kendi kendine konuşma” olarak nitelendirilen davranış, bilimsel yaratıcılığın ve entelektüel derinliğin doğal bir yansıması olarak da okunabilir.