“hatırlanmayan şey ölü değildir. soyut ya da somut oluşu bu sonucu değiştirmez. zihnimiz onları, henüz daha isimlendiremediği diğer zaman dilimlerine atmıştır. bilinmeyen hücresel ve metafizik evrenlerin içinde, tekrar açığa çıkmak için hazırda beklemektedirler. çağrılmayı beklemektedirler. istenmeyi, arzu edilmeyi, ihtiyaç duyulmayı… varlığının farkına varılmasını beklemektedirler. zihinler ve kalpler ancak onu hak ettiği zaman kendilerini ortaya çıkaracaklardır!” demişti prof baga kargu. işte bizim de o gün, o felaket gününde, o büyük kaosta kurban olarak seçildiğimiz andan beri yapacak başka hiçbir şeyimiz kalmamıştı. ne karşı koyacak bir gücümüz vardı ne de kaçabilecek herhangi güvenli bir yer. bizden öncekiler bir yaratıcıya inanıyorlardı fakat biz yoklukla, şiddetle ve düşmanlarla iç içe büyüdüğümüzden ölümden başka herhangi bir şeye inanacak kadar bir gelişme gösterememiştik. ilk defa o zaman sorguladık kendimizi. o zaman düşündük ilk defa. bir yaratıcı varsa eğer ve o yaratıcı gerçekten de tek ve her şeyin sahibiyse, burada ya da öte dünya denilen o yerde bize bir fırsat vermeliydi. ama mutlaka sorulmalıydı hesabı bunun. onu çağırdık. her şeyimizle birlikte çağırdık onu. kollarımızı üzerimize gelmekte olan o koca yıldızdan kopan parçanın yakıcı ve kavurucu parlak ışıklarına doğru açtık sonra. neyi çağırdığımızı bilmeden. kimsenin de hiçbir zaman bilemeyeceği.”
büyük ceza günü
liliurru sığınak gömütleri
ihkuşu