Gece yarısından sonra insanın aklına gelmemesi gereken bazı düşünceler vardır. Gündüz vakti bu düşüncelere pek rastlamayız. Sabah kalkar, perdeleri açar, sokağa çıkıp kalabalığa karışırız. Saat çalar, insanlar koşturmaya başlar ve bütün bu telaşın içinde hayat bize sonsuza dek sürecekmiş gibi gelir. Fakat gece olunca ev sessizleşir. İşte o zaman, karanlık odanın bir köşesinde uzun zamandır bekleyen o eski soru yavaşça zihnimize sızar: Bir gün artık burada olmayacağım. Sonra ne olacak? İnsanlar binlerce yıldır bu sorunun etrafında dolaştı. Kimi ölümden korkmanın anlamsız olduğunu söyledi. Kimi ruhun beden öldükten sonra yaşamaya devam edip etmediğini sorguladı. Kimi insanın ölmeyi öğrenmeden yaşamayı öğrenemeyeceğini savundu. Kimi de uçurumun kenarına kadar gidip orada çok daha tuhaf bir soruyla karşılaştı: Eğer sonunda öleceksek, tüm bunların anlamı nedir? Bu kitabın sayfalarında yüzyıllardır yankılanan o eski sorunun izleri var. Tolstoy, Schopenhauer, Hume, Seneca, Montaigne, Martineau ve diğerleri aynı karanlık kapının önünde duruyorlar. Fakat hiçbiri kapının ardında ne bulunduğu konusunda diğeriyle bütünüyle hemfikir değil. Belki de olmamaları daha iyi. Çünkü ölümün asıl gizemi, bir gün ölecek olmamızda değil. Bunu zaten biliyoruz. Asıl gizem, insanın bunu bildiği hâlde sabah uyandığında perdeleri açması, kahvesini yudumlaması, birine âşık olması, gelecek için plan yapması ve sanki kendisine sonsuz bir zaman verilmiş gibi yaşamaya devam etmesidir. Belki ölüm hakkında düşünmek, sandığımız gibi hayattan uzaklaşmak değildir. Belki de insan, hayatın ne olduğunu ancak sonunu gördüğünde anlamaya başlar. Şimdi kapıyı aralayabilirsiniz.