EĞER ÖN YARGILARIN, seküler endişelerin, yalan haberlerin, düşmanca yayınların, aleyhte propagandaların, kötü temsiliyetlerin, hazmedilmemiş inanç fısıltılarını yobaz naralar atarak bastırmaya çabalayanların, inanç sömürgenlerinin etkilerinden âzâde, özgür düşüncenin onurlu alanı içinde, bana gerçek bir varoluşsal doygunluk yaşatabilecek bir din arıyor olsaydım; kriterlerimden birincisi, sadece tek bir tanrıya inanmak olurdu. İkinci sırada ise o tek ve bir tanrıma, nasıl ibadet edeceğim...
Kuvvetle muhtemel, tam bir tevhid dini olması ve namazın kıyas kabul etmeyen üstün varoluşsal tatmin ediciliğinden ötürü, İslam’ı seçerdim. Başta saydığım bütün o engelleri tek tek aşmam gerekse bile...
İslam’ın namazı, ilahî bir koreografidir. Kolaydır. Basit ama görkemlidir. Estetiktir. Dışa vurumu, ibadetin ruhuna zıt olması sebebi ile makbul görülmez belki ama kesinlikle çok havalıdır.
Namaz, varoluşsal bir eylemdir! İster meditasyon yapıyor olun, ister yoga, ister qi gong, vipassana ya da mindfulness... Her biri kendi içinde dikkate hatta saygıya değer bir hakikat taşıyor olsa da hiçbir öğreti, hiçbir deneyim, hiçbir felsefî disiplin, hiçbir new age spiritüel akım insana, kendi öz varlığını ellerinden tutup, Var Edicisi’nin daveti üzere, O’nun huzuruna çıkarmak kadar varoluşsal bir tatmin hissini yaşatamaz.
Namaz, insanın kendi içinde, kendi kendine çıktığı yapayalnız bir içsel yolculuk değildir. Namaz bir yolculuk bile değildir; yolculuk hayattır. Namaz bir zirve, bir varış noktasıdır. Namaz, dünyanın lüzumlu lüzumsuz engelli koşuşturmaları arasından sıyrılıp öne çıkarak, ipin göğüslendiği yerdir...