Geçen zaman törpülerken ömürleri, insanoğlu ne bir arada yaşamayı becerebiliyor ne de kendi başına huzuru bulabiliyor. İçimizde bir yerlerde, zihnin o engin derinliğinde, aklımız ile ruhumuz arasındaki dengeyi çoktan yitirdik. İnsanın zihnini anlamaya çalışmakla geçen koca bir ömür buna şahittir. Yine de bu hikâye burada bitmedi. Şahit olduklarımın karanlığında boğulurken, umutları yeşerten bir ışık hüzmesi belirdi karşımda. İnsan hırsının pençelerinden kurtarıp kendimizi, peşine düştük bu küçük ışığın.
Genlerin, bileşenlerin, teknolojinin birbiriyle harmanlandığı zorlu bir yoldu çıkılan. Rüyaların, anıların, hayallerin özünde dengenin kodlandığı yeri bulmak; genlerin arasında dolanıp zihnin bu karmaşık yumağı anlamak, çözmek gayesiyle çıkılan uçsuz bucaksız bir yoldu. Hırsın ve acizliğin kıskacında bir mücadele devam ederken, kaç can heba oldu sayamıyorum ama tüm bu çabalar sonunda bir kıvılcım yaktı. O küçük kıvılcıma bakıp tüm güneşi görebiliyorum artık. Ömrüm yeter mi bilmiyorum ama inancın yüzsüz cesareti içime doğdu bir kere.
Bize kendimizi hatırlatacak, parçası olduğunu unuttuğumuz toplumun vicdanını uyandıracak, içimizdekileri yansıtacak bir şeyler var. Yansıtıcılar... Tüm bunlar nasıl başladı, nasıl işliyor, neden oluyor, henüz bilmiyorum ve hayatımda ilk defa bilmediğim bir şey beni korkutmuyor çünkü onlar bize unuttuklarımızı hatırlatacaklar. Düşleri süsleyecek, yaşadığımız insanlığın bir parçası olduğumuzu hatırlatacaklar. Fakat beni bu sefer bildiklerim korkutuyor, insanın dizginlenemeyen o hırsı korkutuyor.