İslâm toplumları gayelerini ne zaman anlayacak? Birbirlerini vurmak yerine tek yumruk olup düşmana ne zaman yönelecek? Kendisini unutan bu toplumlar kimliğini ne vakit hatırlayacak, yenilgi zilletini zaferle ne zaman silecekler? Yermûk'te Hâlid'in, Kadisiye'de Sa'd'ın, Ecnâdeyn'de Amr'ın, Endülüs'te Tarık'ın, Hittin'de Selahaddin'in, Ayn Cálût'ta Kutuz'un, Malazgirt'te Alparslan'ın ve İstanbul'da Fâtih'in zafer tablolarını andıran günler ne zaman doğacak? Şairin feryadı bugün de gönüllere tercümandır: "Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?" Akif in "Asım'ın Nesli", Karakoç'un "Diriliş Nesli" diye müjdelediği o "Beklenen Zafer Nesli"ni dirilt yâ Rab!
Bu ümit, kuru bir temenni değil; tarihin bize gösterdiği bir hakikattir. Üsâme b. Zeyd'in genç yaşta Bizans seferine komutan tayin edilmesi ve Muhammed b. Kâsım'ın henüz on yedi yaşında fetihlere öncülük etmesi, gençliğin iman, liyakat ve sorumlulukla neler başarabileceğinin çarpıcı örnekleridir. “Beklenen Zafer Nesli", işte bu ruhu yeniden diriltme çağrısıdır: İmanla güçlenen, ilimle donanan, ahlâkla yükselen ve ümmetin sorumluluğunu omuzlayan bir nesil... Çünkü zafer, önce gönüllerde ve şahsiyetlerde inşa edilir; ardından hayata ve tarihe yansır.