Kişinin bildiği, hissettiği ve öğrendiği şeyleri kaleme alma isteği insanlık tarihi kadar eskidir. Henüz yazının ne olduğunu bilmeyen toplumlar bile bu isteğe karşı çıkamamış ve her fırsatta resimlerle, figürlerle bir şeyler anlatmaya çalışmışlardır. Bu, aslında insanoğlunun ebedî var olma çabasıdır. Bırakılan her iz, çizilen her figür, yazılan her söz “ben buradaydım” deme arzusunun bir tezahürüdür. Nihayetinde insanlık zamanla bunun ötesine geçmiş; yazılan, çizilen ne varsa kişinin kendisini aşıp asırlara ulaşmıştır. Sözün gücü tarih boyunca kendini göstermiş; savaş meydanlarında ilk olarak sözler çekilmiş, barış masalarında son olarak sözler verilmiştir. Elde tutulan kalemin kılıçtan keskin olduğu defalarca ispatlanmıştır. Kimi sözler bizi en coşkun duygularla göklere çıkarırken, kimi sözler gönüller yıkmış, haneler yakmış, devletler kurup devletler yıkmıştır. Bütün bu hakikatlerin ışığında, sözden daha kudretli bir sihirden bahsetmek mümkün değildir. Bugün, bu sihrin bir parçası olarak akademik dünyanın içinde, divan şiirinin o engin dünyasında sözün izini sürmenin mutluluğunu yaşamaktayım.
Çok milletli bir yapıya sahip olan Osmanlı Devleti, asırlarca geniş bir coğrafyaya hükmetmiş ve emsali görülmemiş bir büyüklüğe ulaşmıştır. Tamamen merkezî bir yönetim anlayışına sahip olan Osmanlı, tebaasındaki her bir etnik yapıya ulaşmayı başarmış ve her bireyin hak ve hukukunu koruma gayretinde olmuştur. Bu anlayışın bünyesinde yetişmiş olan aydın kesim de her daim devlete ve yönetime destek olma çabası gütmüştür. Tarihî süreç içerisinde bu aydın kesim hakkında yanlış algılar oluşturulmaya çalışılsa da özellikle son dönemlerde yapılan araştırmalar bunun tam aksini ispatlamaktadır.
Özellikle divan şairlerinin “hayalî dünyalarda yaşadığı” algısı, uzunca bir süre edebiyat dünyasını ve toplumu etkisi altına almıştır. Ancak bizzat devlet kademelerinde yöneticilik yapmış, devrin nabzını tutmuş olan divan şairlerinin toplumdan ve devletten kopuk, büsbütün hayalî bir âlemde yaşaması akla ve mantığa sığmayan bir düşüncedir. Rahatsız edici ve son derece yanıltıcı olan bu yaklaşım, zamanla etkisini kaybetmeye başlamıştır. Arşiv araştırmaları ve divan incelemeleri
derinleştikçe gerçekler gün yüzüne çıkmış, günümüzde divan edebiyatının toplumsal ve sosyolojik boyutunu ele alan pek çok kıymetli çalışma kaleme alınmıştır. Lakin toplum ile devlet arasındaki en güçlü köprülerden biri olan divan şiirinin bu yönü, devlet ve millet ilişkisi bağlamında bütüncül olarak yeterince incelenmemiştir.
Elinizdeki bu eser, edebiyatın dilin sınırlarını aşarak milletlerin ortak bilinç düzeyini, aidiyetini, devlet kurumları ve kurucu ilkeleriyle olan bağını nasıl yansıttığını göstermek amacıyla yola çıkmıştır. Edebî eserler; tarihsel süreçte toplumların geçirdiği krizlerin, mücadelelerin ve değişimlerin kayda geçtiği, sonraki nesillerin geçmişle bağ kurmasını sağlayan en işlevsel aynalardır. Divan edebiyatı da bu bağlamda dönemin yüksek kültür çevrelerinin, siyasal düşünce biçimlerinin, adalet algısının, sosyal refah ve düzen beklentilerinin, hatta toplumsal eleştirinin izini sürebileceğimiz çok boyutlu bir miras sunmaktadır. Doktora tezi olarak hazırladığım ve geliştirerek kitaplaştırdığım bu çalışmadaki asıl gayem; divan şairlerinin hayalî bir âlemde yaşamadığını ispatlayan araştırmaları desteklemek ve 16. ile 17. yüzyıl divan şiirinde devlet-millet ilişkisine yeni, somut bir boyut kazandırmaktır.