“O gözler, sanki ancak senin tahmin edebileceğin ve dileyebileceğin bir manzarayı sana sunuyormuşçasına akıyor, dönüşüyor.”
Felipe Montero genç bir tarihçidir. Bir gün bir ilan görür: Titiz, Fransızca bilen ve sekreterlik işlerinden anlayan biri aranmaktadır. İlanda eksik olan tek şey ismidir. Montero, Donceles Sokağı’na vardığında Senyora Consuelo onu bekliyor gibidir. İhtiyarın ondan istediği, merhum kocasının günlüklerini kendi ölümünden önce düzenleyip yayımlamasıdır. Montero, evde güzeller güzeli Aura’yı tanır ve onun parlak yeşil gözleri karşısında büyülenir. O esrarengiz mekânda gençlik yaşlılıkla, gerçeklikse hayalle bir olur.
Aura, “Evrensel Meksikalı” Carlos Fuentes’in en kıymetli eserlerinden biri, ayrıca “Boom”un gözbebeği. Çok az eser hayal gücüyle, doğaüstü unsurlarıyla dünya edebiyatını böylesine etkilemiştir, öyle ki Aura’nın gotik ve tekinsiz atmosferinin izleri Julio Cortázar’da ve Mariana Enríquez’de de sürülebilir.
“Okuru ilk satırdan itibaren ele geçiriyor, onu her türlü yardımdan mahrum bırakıyor ve bir gemiye bindirip o karanlık sularda, anlatının inanılmaz atmosferinde bir sefere çıkarıyorsun. Senin öykülerini oldum olası sevmişimdir ama bu sanırım daha da öteye gidiyor ve sadece en büyüklerin, Poe ya da Nerval’in girebildiği o boyuta geçiyor.” – Julio Cortázar