Adalet... O kadar basit bir kelime gibi görünür ki. Suçluyu bulmak, cezalandırmak, haklıyı korumak. Ama gerçek hayatta işler bu kadar kolay değil. O küçücük mahkeme salonunda, soğuk kararlar verilirken, acaba kim bilir ne gözyaşları döküldü? Kim bilir kaç hayat kırıldı, kaç umut söndü?
Her ne kadar suç işlemiş ve başkalarını mağdur etmiş olsalar da,sadece suçlu onlar mı? İçimizde saklı kalmış, dile getirilememiş o hikâyeleri, acıları ve çaresizlikleri kim duyuyor? Kimin neyi neden yaptığı, neyle baş etmeye çalıştığı hiç sorgulanıyor mu? Ve biz,
toplum olarak ne yapıyoruz? Onları anlamaya çalışmak yerine, yargılamayı seçiyoruz. Düzeltmek için ne kadar çaba harcıyoruz? Onların gerçek hikâyelerini dinliyor, onlara yardım etmek için yollar arıyor muyuz? Yoksa sadece cezaların ağırlığıyla kendi rahatımızı mı
koruyoruz?
Peki ya kendimizin ne kadar farkındayız? İçimizde sakladığımız kırgınlıklar, öfke ve korkularla nasıl başa çıkıyoruz? Eğer onlar kendilerinin farkında olsalardı, bu ceza infaz kurumlarının soğuk duvarları arasında olur muydu?
İşte tam da bu yüzden, adalet sadece cezalandırmak değildir; anlamak, affetmek ve yeniden başlamaya izin vermektir. Çünkü
gerçek güç, karanlığı kabul edip ışığa doğru yürüyebilmektir.