Zamanın unutturmaya çalıştığı değerlere, kırılgan insanlık hallerine ve hayatın sessiz inceliklerine açılan bir sığınak…
Şaban Özüdoğru, Gül Manzaralı Pencereler’de okurunu insan ruhunun en duyarlı köşelerine dokunan derin bir yolculuğa davet ediyor. Çocukluğun lekesiz masumiyetinden taşranın tozlu yollarına, gurbetin ağır yükünden bir bahçıvanın güllerle kurduğu sırlı dostluğa uzanan bu hikâyeler; eskiyene, kaybolana ve ahde vefaya tutulan edebî bir ayna niteliğinde.
“Ben, yeniye düşman değilim ki… Sorun yeni gelince eskinin yok edilmesi... Yok sayılması… İşte buna karşıyım ben. Yeni adına eskinin katledilmesine dayanamıyorum.”
Binek taşında çaresizce oturan bir babanın kederi, bir çobanın dilsiz kavalında çınlayan dağ rüzgârı, bir öğretmenin geceleri tünediği vicdan muhasebesi ve eşyanın ruhuna kulak veren yalnız yürekler… Özüdoğru’nun yalın ama derinlikli üslubunda, hayatın tam kalbinden süzülen tanıdık sızılara dönüşüyor.
“Sarısından beyazına; kan kırmızısından açık pembesine kadar, hangi ton renk varsa, sıra sıra güller... İnsana yaşama şevki veren, koca şehrin bütün kiriyle, pasıyla alay edercesine göz kırpan güller...”
Gül Manzaralı Pencereler, hem geçmişin izlerini sürmek isteyen edebiyatseverler için sarsıcı bir hatırlayış hem de hayatın koşturmacası içinde soluklanmak isteyen her okur için ruhu tazeleyen samimi bir durak.