Medeniyet kavramı, Türk düşüncesinin son iki yüzyılına damgasını vuran meselelerin başında gelmektedir. Tanzimat’tan itibaren Batı karşısında bir konum alma çabası, kavramı kültürel bir başlık olmaktan çıkarmış ve onu siyasal, toplumsal, nihayet ontolojik bir probleme dönüştürmüştür. Kelimenin kendisi de bu tarihin izini taşımaktadır. Türkçede 1840’lardan önce böyle bir sözcük bulunmamakta, Batı dillerindeki karşılığı da on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından öncesine gitmemektedir. Kavram, doğduğu andan itibaren bir tanım işi olmaktan çok bir konumlanma işi olarak işlev görmüştür. Kime göre medenî sayıldığı, neye nispetle geri kalındığı ve hangi ölçüte göre ilerleme tanımlandığı soruları, tartışmanın çekirdeğini oluşturmaktadır.
Cumhuriyet döneminde bu tartışma kesintiye uğramamış, aksine yeni kavram setleriyle derinleşerek sürmüştür. Batı’nın ilmini alıp ahlakını almama önerisinden medeniyeti bütünlüklü bir değerler sistemi sayan yaklaşımlara, medeniyet kavramını topyekûn reddeden tutumlardan onu diriliş ya da tasavvur diliyle yeniden kuran denemelere kadar geniş bir yelpaze oluşmuştur. Son yıllarda uluslararası sosyal bilimlerde medeniyetçi düşünce tartışmalarının yeniden canlanması ve Türkiye’nin bu tartışmanın başlıca örneklerinden biri olarak gösterilmesi, meselenin güncelliğini korumakta olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte söz konusu birikimin ortak bir sınırı bulunmaktadır. Medeniyet söylemi hemen her zaman düşünce tarihi, siyaset bilimi veya uluslararası ilişkiler perspektifinden, yani içerik düzeyinde incelenmektedir. Söylemi kuran dil, estetik duyarlık, mekân pratiği ve gündelik hayat ise çoğu zaman inceleme dışında bırakılmaktadır.