Mustafa Ulusoy, kendine has eğlenceli anlatımıyla, birbirleriyle kardeşten öte hukuka sahip üç kahramanın hem hayat hem siyaset mücadelesini konu alan romanında bir taraftan 1970’ler Türkiye’sinin bir panoramasını okuyucuya sunarken diğer taraftan kimi zaman kaba olarak nitelendirilecek davranışların gerisindeki naifliği gözler önüne sererek karakterlerle okuyucu arasında samimi bir ilişki kurulmasını sağlıyor. Bir dönem romanı olarak değerlendirilebilecek bu eser biraz da eski Türkiye özlemi gibi.
“Üzeyir, kırk gece kayan yıldızlarla dolunayı, solan çiçeklerle kuru otları, kırılan kemiklerle kanayan yarayı, dilsiz şeytanlarla konuşkan melekleri kıyasladı. Bütün karşılaştırmalardan Üzeyir haklı çıktı hep. Ölümün tarihinden dirimin tarihi daha eskiydi belki. Uğruna kurulmuş ve görülmüş düşler heba edilen bir dizi gönül ağrısı daha ağır bilinse de bu yalan diyarlarda, terazinin bir kefesini gadre uğramış hangi beşerî duyguyla ikame ederseniz edin öbür kefede ölüm varsa bu sıkleti çekemezdi. Rüzgârdan, yağmurdan, güneşten, günden, aydan, geceden, yıldızlardan, dağlardan, sulardan ve dahi canlı cansız bilumum mahlûkattan belli olduğu üzere yarım kalmışlıkların tarlası dünyada ölmüş birine küsmek Üzeyir’in en doğal hakkıydı.”