YÜZLERCE YILLIK BİR MÜHÜR, İKİ YARIM KALMIŞ HAYAT VE ZAMANI AŞAN BİR HİCRET...
Hicret, sadece bir yerden bir yere gitmek midir; yoksa insanın kendi içindeki o derin mağaraya, aslına dönüşü müdür?
13. Yüzyıl, Ahlat... Moğol orduları Doğu'nun kapılarına dayandığında, genç Baybars kendini bir mağaranın derinliklerinde, babasının kanıyla mühürlediği korkunç bir sırla baş başa bulur. Bu sır, sadece yıkılacak bir medeniyetin küllerinden doğacak yeni bir imparatorluğun haritası değil; aynı zamanda yüzlerce yıl sürecek bir kaderin ilk düğümüdür.
20. Yüzyıl, Frankfurt-Ahlat Hattı... Gurbetçi bir kamyon şoförü olan Sedat, ruhunu gurbet yollarında ararken, direksiyonunu kaçınılmaz bir sona, o aynı mağaraya kırar. Bulduğu gümüş kolye, onu yüzyıllar öncesinin o kanlı yeminine bağlayan lanetli bir davetiyedir.
Ahlat'ın kadim ceviz ağaçlarından Mısır'ın çöllerine, oradan günümüzün asfalt yollarına uzanan bu nefes kesici serüvende; yedi yüz yıl önce atılan o kördüğüm, yetim bir kız çocuğu olan Özlem'in ellerinde çözülecek.
Servet Ertekinoğlu, "Ne Yola Çıkabildim Ne de Yoldan" ile modern insanın köksüzlüğüne, tarihin derinliklerinden gelen sarsıcı bir cevap veriyor. "Yanan kül olur, seven can olur; emaneti taşıyan ise zaman olur."