Sergerdan, insanın kaybettikleriyle kurduğu bağın, hatırlamanın ve geçmişten kaçma arzusunun sınırlarında dolaşan çarpıcı bir roman. Murat Kağan Atalay, bozkırın sessizliğini ve unutulmuş bir köyün ıssızlığını, insan ruhunun derinliklerinde saklanan acıların mekânına dönüştürüyor. Ümit’in kayboluşuyla başlayan yolculuk, babasının geride bıraktığı defter ve Nihan’ın gizemli varlığıyla geçmişin kapılarını aralarken, Sergerdan’ı yalnızca yaşadıklarıyla değil, kendi benliğiyle de yüzleşmeye çağırıyor. Gerçek ile hatıra, geçmiş ile bugün, susmak ile anlatmak arasındaki sınırların giderek belirsizleştiği bu hikâyede nehir, bütün kayıpların ve söylenmemiş sözlerin sessiz tanığı olarak akıyor.
Sergerdan, okuru yalnızca bir hikâyenin değil, insanın kendisinden kaçarken kendisine yaklaştığı o karanlık ve sessiz yolculuğun içine davet ediyor.
"Bazı insanlar dünyaya geç kalmış gibi gelir; kalabalıkların içinde yaşar, konuşur, gülerler ama içlerinde kimsenin göremediği eski bir boşluk taşırlar. Ne kadar uzağa giderlerse gitsinler, o boşluk da onlarla birlikte yürür. Bazı aşklar hiç yaşanmadığı hâlde unutulmaz, bazı insanlar hiç var olmadığı hâlde özlenir ve bazı hatıralar insanın peşini bir ömür bırakmaz. Bu roman; kaybolanların, suskunlukların, yarım kalmış cümlelerin ve insanın kendi içinde çıktığı en uzun yolculuğun hikâyesidir. Çünkü bazen insan bir yere değil, bir duyguya sürgün edilir. Ve bazen dünyadan gitmez; yalnızca yavaş yavaş bir nehrin sesine dönüşür."