Bir insan, aynı sofraya oturduğu insanların hayatından ne zaman silinmeye başlar? Yemeğe çağrılmayı bekleyen bir baba, tanıdık bir kokuyla yıllar öncesine dönen bir kadın, sahibine ulaşamamış bir mektup, kapısı açıldığında içinden bir ömür dökülen bir ev… Ahmet Karadağ, Unutulmanın Gagavuzcası’nda görülmek, sevilmek ve hatırlanmak isteyen insanların hikâyelerini anlatıyor. Ailelerin kendilerinden sakladıkları gerçekler, bir ömre yayılan kuşkular ve adaletin yarım bıraktığı hayatlar dolaşıyor bu öykülerde. Gündelik hayatın sıradan bir ayrıntısı eski bir yarayı açıyor; söylenmeyen sözler, ertelenen buluşmalar, karşılıksız kalan yakınlık arayışları zamanla bir insanın bütün hayatını kaplıyor. Kimi zaman ölüler konuşuyor ama yaşayanlar duymuyor. Karadağ, gündelik dilin doğallığını kara mizahın tedirgin edici gücüyle birleştirerek şefkatin, kayıtsızlığın, suçun ve pişmanlığın izini sürüyor. Her öyküde, başkasının acısına bakarken kendi payımızı görmenin huzursuzluğu kalıyor. “Bu kadar mıydı yani? Ölüm nedeni olarak kırk yıldır herkes tarafından unutulduğu yazılmayacak mıydı?”