Bazı kitaplar bir şeyi anlatır. Bazı kitaplar bir şeyi hissettirir.
Bu kitap ikincisi.
Elinizdeki roman, anne ile kız arasındaki o ince, kırılgan, yıllar içinde
katman katman örülmüş ilişkiyi anlatıyor. Ama bunu bildiğiniz biçimde
yapmıyor. Burada anne kötü değil. Kız da kurban değil. İkisi de seviyor, ikisi
de acı çekiyor, ikisi de haklı ve ikisi de haksız — bazen aynı sahnede, aynı
anda.
Öykü’yü tanıdığınızda otuz beş yaşında, camın önünde, karşı binayı seyreden
bir kadın göreceksiniz. Hayatının ortasında duruyor ama içi hâlâ o ilk
gençlik sorusuyla dolu: “Benim istediğim bir şey olabilecek mi?”
Bu soru sizi bırakmayacak. Çünkü çoğumuz bir noktada o camın
önünde durmuşuzdur. Kimimiz annemizin sesini duymuşuzdur tam o
sırada. Kimimiz duymuşuzdur ve masaya gitmiştir. Kimimiz duymuş,
gitmiş, ama içinden hâlâ dışarıya bakmaya devam etmiştir.
Ayfer Hanım’a gelince — onu tanıdıkça anlayacaksınız. Belki sinirleneceksiniz
önce. Belki haklısınız. Ama sayfalar ilerledikçe onun kendi
çocukluğunu, kendi kırılma noktalarını, kendi üstüne yıkılan gölgeleri
gördüğünüzde bir şey değişecek içinizde. O değişme anı bu romanın en
sessiz ve en güçlü yeridir.
Yazar bu hikâyeyi yazarken bir şeyi çok iyi biliyordu: sevgi bazen tam
da sevdiğini zannederken zarar verir. Ve bunu söylemek için yüksek sesli
sahnelere, büyük dramlara gerek yoktur. Bir yemek masası yeter. Bir telefon
konuşması. Bir kapı önü.
Bu romanı okuduğunuzda bazı cümlelerde duraksamak isteyeceksiniz.
Bırakın. O duraksamalar boşa gitmiyor — bir yerde içinizde bir kapı aralıyorlar.
Son bir not: Bu kitabı annenizle aynı anda okursanız, aranızda konuşmakta
güçlük çektiğiniz bir şeyi belki bu sayfalar üzerinden konuşabilirsiniz.
Kimi zaman bir roman, yıllarca söylenemeyen şeyi söylemek için en güvenli yerdir.
İyi okumalar.