Zuhur sahrasında beyhude nefes tüketen her can, vakt-i merhunu geldiğinde boynuna dolanan o görünmez kemendin farkına varır. Mâzi ile istikbâl arasına gerilen o ince iplik, kâh zümrüt bir parıltı, kâh kan kırmızı bir ukde suretinde tecelli ederek insanı dehşete düşürür. Zira hikmetinden sual olunmaz o yüce zanaatkâr, çamurdan süzülen balçığı ruhun ateşiyle pişirip imtihan meydanına salmıştır. Bilhassa kibrin doruklarında gezenlerin, hırsın dipsiz kuyularında kaybolanların akıbeti, işin sonunda ya tılsımlı bir nişane ile mühürlenir ya da ihlasla bükülen boyunlar, sabrın imbiğinden süzülerek gönlün nasibini ezelden ebede uzatan o gizli hazinede saklanır. Zamanın amansız akışına mukavemet eden bu tılsımlı emanet, elden ele geçerken, her yeni uğrakta nefsin farklı bir vechesini aşikâr eyler ve kendi iç dünyasının sınavıyla yüzleştirir. Meryem, hürriyet hayaliyle yanıp tutuşurken kendini bir düğümün içinde bulur. Asiye ise, çocuk yaşta harlanan yangınların külleri arasından sıyrılıp toprağın bağrındaki o nişaneye dokunduğunda kader çarkı amansızca dönmeye başlar. Açgözlülüğün esiri Resul, paraya ve ihtişama duyduğu tutkunun bedelini ağır imtihanlarla öderken; Bezmiara kendi içindeki öfke ateşiyle kavrularak sınanır. Mahitap ise kayıpların gölgesinde sabır hırkasını kuşanıp olgunluk makamına doğru sessizce yürür.