Bu romanda Meşa Selimoviç, dervişlik, hele Mevlevi fikriyatı ve tarikat adabı konusunda hiç bir araştırma yapmadan kahramanına Mevlevi Şeyhi rolü veriyor.
Terslik daha başta görülüyor. Mevlevi Şeyhi Ahmed Nuruddin'in ölümü yaklaşanları teselli etmek için çağırıldığında yaptığı teselli konuşmalarındaki ölüm anlayışı, ölüme Şeb-i Aruz, kavuşma gecesi diyen Hz. Mevlana'nınkinden çok farklı.
Mevlevi tekkesinde şeyh ile müridler arasındaki ilişkiler, alelade insan ilişkilerinden farklı değil. Tarikatta, Şeyh önünde mürid, teneşir tahtası üzerindeki meyyit gibidir.
Bir Ahmed Nuruddin'in Hasan gibi birine bu kadar yaslanması, kişisel problemlerini aşmak için kadılığı kabul etmesi, daha da zorlanınca öldürülen Kadı'nın karısıyla evlenmeye kalkması, bir dervişin asla başvurmayacağı çarelerdir.
Romanın sonunda Derviş'in ölümü bekleyişi ise, kapana kıslmış bir vahşi hayvanın bekleyişinden farksız.
Meşa Selimoviç'in gerçek hayatında, Komünist Partisi'ndeki konumunu kaybetmemek için kardeşinin kurşuna dizilmesine seyirci kalmasından duyduğu pişmanlık, Yugoslavya Krallığı generallerinden birinin kızı ile evlenmesi üzerine, burjuvalık ithamıyla Parti'den atılmasıyla daha da şiddetlenmiş. Pişmanlığını bu romanla hafifletmeye çalışmış.
Selimoviç, bulunduğu zaman ve mekanda duygularını dışa vurma imkanı bulamadığından, zaman tünelinde üçyüz sene geri gitmiş ve hikayesini orada anlatmış. Ancak zamanda yaptığı bu yolculuk ona hiç yaramamış. Yolculuk ettiği zaman dilimini, romanına konu ettiği kurumları ve romanının şahıslarını asla gerçek rollerine oturtamamış.
Drina Köprüsü'nde Ivo Andriç, beşyüz yıl geri gidiyor ve orada dörtyüz yıl, birkaç falso dışında başarıyla yaşıyor. Onu Nobelist yapan yetenek de bu olsa gerek.