Okur, moderatör, programcı. Bloomberg HT TV'de Pandora'nın Merakı programını yapıyor, düzenli bir kitap kulübü yürütüyor, söyleşi moderasyonları yapıyor, okuyor, incelemeler yazıyor, şimdilerde edebiyat odaklı bir seyahat belgeselinin hazırlıkları içinde.
Genç Fransız yazar Eric Metzger’in Orpheus’u bir zamandır kütüphanemde bekliyordu, Alex Schulman’ın yeni kitabı 17 Haziran ile konusunun çok benzediği gündeme gelince, önce onu okuyayım dedim.
Benzeyen konu şöyle: Louis adındaki baş kahramanımız, bitpazarından eski bir sabit telefon alır. Telefonu eve getirir, ezberindeki tek numara olan, çocukluğunda yaşadığı evin numarasını çevirir ve karşısına çoktan ölüp gitmiş babası çıkar. Numaraya sadece bu telefondan aranınca ulaşılabilmektedir ve kendisi arayıp arayıp babasıyla konuşmaya başlar. Babası, Louis’nin ergenlik yıllarında bir zamanda yaşamaktadır ve Louis babasının bir arkadaşının sesini taklit ederek onunla konuşur ve babasını baba olmanın ötesinde insan olarak tanımaya başlar bu konuşmalar aracılığıyla. (Schulman’ın kitabında da aynı telefon meselesi varmış.)
Ben bu tür şeyleri çok seviyorum, biraz Céline Sciamma’nın çok sevdiğim Petite Maman’ını da hatırlattı bana, annemizin / babamızın gençliği / çocukluğuyla tanışsak ne olurdu sorusu şahane bir soru bence.
Ancak kitapta paralel akan ve sonra birleşen bir başka hikaye daha var. Latin rakamlarıyla ilerleyen bölümlerde Louis’nin öyküsünü okurken, Roma rakamlarıyla olanlarda da Orpheus’un öyküsünü okuyoruz. Mitolojideki ünlü Orpheus karakteriyle kendini özdeşleştiren bir adamı izliyoruz bu bölümlerde de. O da günümüz Paris’inde yaşıyor ama gerçeklikten kopmuş ve geceler boyu sokaklara gezerek Eurydike’sini arıyor.
Son bölüm “X&10” diye adlandırılmış, yani bu iki hikaye birleşiyor. Açıkçası her iki hikayeyi de kendi başına ilginç bulsam da, bu birleşme işi pek aklıma yatmadı. Her ikisi de ayrı birer roman olabilirmiş veya bu kitap bu kadar kısacık değil daha uzun tutularak bu iki eksen birbirine daha iyi yedirilebilirmiş. Ama Eric Metzger’in kaleminin çok güçlü olduğu kesin, özellikle Orpheus bölümleri çok iyi yazılmıştı, mitolojiyi bugüne bu biçimde taşımak, o destansı anlatıyı Paris’in karanlık gece kulüplerinde konumlandırmak çok özgün bir iş sahiden ve çok da iyi kotarmış. Ama işte zayıf yanları da olan bir metin. Yine de yazarın başka kitabı çevrilse okurum zira kalemini lezzetli buldum.
İşte böyle!
Zehra Çelenk’in yeni romanı Gece Unutkandır’ı, tam da Gülistan Doku cinayetine dair yeni bilgilerin üzerimize boca edildiği, her yeni detayla dehşetimizin büyüdüğü bir zamanda okudum. Hakikat ve kurmaca iç içe girdi zihnimde, kitap bana çok dokundu.
17 yaşında bir genç kızın, Serin Aksoy’un cansız bedeninin bulunmasıyla başlıyor kitap. Tipik bir polisiye okuyacağını sanıyorsunuz kitap böyle başlayınca fakat bunun çok ötesinde bir şeyle karşılaşıyorsunuz. Son derece katmanlı, hem kişisel hem toplumsal bir ekseni olan, meselesini “katil kim”in çok ötesinde bir yere konumlandıran bir metin bu. Öyle ki insan bir yerden sonra katili merak etmez oluyor - zira katilin şahsından çok bu cinayeti mümkün kılan sisteme ve iktidar mekanizmalarına bakmaya çağırıyor Çelenk bizi.
Elbette olayı araştıran bir polis var, Garip Vedat. Bir de yanında Özlem ve Taylan isimli iki genç polis var; bu üçlü cinayeti çözmeye çalışıyor ve onlar dosyada ilerledikçe başka karakterler giriyor hikayemize. Kitabı elimden bırakamama sebebiyet veren de işte bu karakterler oldu - normalde görece yan karakterler diyebileceğimiz her kişiyi derinleştirmeyi, hikayelerini merak ettirmeyi başarmış Zehra Çelenk. Serin’in en yakın arkadaşı Melis’ten adli tıpta çalışan Serra’ya, eski sevgilisi Mert’ten polis Vedat’a, Esra’ya - hiçbir karakter tek boyutlu değil, hiçbiri sadece cinayet öyküsündeki işlevlerinden ötürü orada değil.
Bu kitabın en çok kadın karakterleri yer etti bende ki Zehra Çelenk’in bugüne dek yazdıklarını düşününce şaşırtıcı değil elbette. Kitapta farklı sınıflardan, farklı sosyokültürel arkaplanlara sahip çok sayıda kadın var ama hepsi de bir başka mücadele veriyor, vermek zorunda kalmış. Kendileriyle kurdukları ilişkiler hep toplumun türlü mekanizmalarınca biçimlenmiş.
En dokunaklı hikayeyse sanırım Serin’in annesi Hale’ninki - spoiler vermemek için çok anlatmayacağım ama Hale’yi hem bir kadın, hem bir anne olarak çok iyi çizmiş Zehra Çelenk. Kadınlığı ve anneliği arasında kalışları maalesef ne tanıdık, ne sahici.
Polisiyenin tüm imkanlarını kullanan ama bildiğimiz polisiyelerden çok daha zengin bir öykü sunan bir kitap Gece Unutkandır. Ben çok sevdim.
Kapakta “başyapıt” yazıyor. Baş’ı bırakın, bu bir yapıt mı onu bile tartışabiliriz kanımca. 2025 Booker Ödülü kazananı Beden, büyük bir hayal kırıklığı oldu benim için. Gerçi benim Booker ile anlaşamadığım bininci kez tescillendi, hayal kırıklığı duymamalıyım belki artık, ama işte... İşte. Bu çağın “edebiyat”ına dair sevmediğim pek çok şeyi içinde barındıran bir kitap daha, maalesef.
Çocukluğundan başlayarak yaşlılığına dek tam 340 sayfa hayatını okuduğum Istvan’ın nasıl bir insan olduğuna dair 2 cümle kur deseniz, kuramam. Bilmiyoruz zira. David Szalay ana karakterini bize anlatma ihtiyacı duymamış, başına gelenleri sıralamak yeterli gelmiş kendisine. Bir plankton gibi oradan oraya sürüklenişini, düşüşünü, yükselişini ve tekrar düşüşünü okuduğumuz bu adamın karakterine dair bir şey öğrenemiyoruz. Yazarın bunu beceriksizlikten değil gayet bilinçli şekilde yaptığı muhakkak, ama şu temel soru kafamda çınlıyor: Yahu, NEDEN? Şöyle havalı bir cevabı varsa asla kabul etmiyorum: “kendini bile tanımayan bir adamı anlatıyorum, dolayısıyla siz de onu tanıyamıyorsunuz.” Kusura bakmayın ama bunlar bence çok eskimiş sihirbazlık numaraları, şaşı bak şaşır yahut el çabukluğu tadında.
Istvan çocukluğunda yaşça kendinden büyük bir kadın tarafından istismar ediliyor ve hayata bu travmayla başlıyor. Yani öyle varsayıyoruz zira ilerleyen bölümlerde bunun kendisini ne biçimde travmatize ettiğine ya da dönüştürdüğüne dair bir şey okumuyoruz. Orduya gidiyor, oradan İngiltere’ye göçüyor filan; bir sürü olay okuyoruz, kitabın önemli bölümü de zaten diyaloglardan oluşuyor.
Bu da işte diğer mesele: derinlikli bir sözü olmayan bu kitap, söylediği azıcık sözü güzel de söyleyemiyor. Koca kitapta yan yana geldiği için insanı heyecanlandıran iki kelime olmaz mı? Biz edebiyatı biraz da estetik haz almak için okumuyor muyuz? Bu mudur yani yaşadığımız yüzeysel çağın alkışlanan edebiyatı? Her romanın destansı ya da lirik olmasını beklemiyorum ama bu kadar da değil bence. İlk cümleme geri döneyim: bunu bir edebiyat “yapıt”ı yapan nedir? Her kurmaca edebiyat mıdır? Bence Beden, olmadığının ispatı gibi bir şey.
Valla bu Booker yasaklansın. Geldiğim yere bakın.
Hamdi Koç, Çıplak ve Yalnız’ın Mesut Akarsu’sunu özlemiş, on üç yıl sonra kendisiyle tekrar buluşmak istemiş. Ben ilk kitabı çok geç okudum, açıkçası hem şans hem şanssızlık bu; onun kadar nefis bir kitabı daha önce okumak isterdim ama bir yandan da ikisini arka arkaya okumak ayrı güzel oldu.
Zarar Vereceksin, Çıplak ve Yalnız’ın sonlarındaki bir sahneden başlıyor; hamamın önündeki çatışma sahnesi. Ancak o çatışma sahnesi burada başka türlü vuku buluyor, zaten Hamdi Koç ilk kitabına sadık kalmak zorunda hissetmemiş kendini. Açıkçası şaşırdım başlarda ve hatta okur olarak biraz da kızdım, “yahu bu Mesut o Mesut değil ki, ilki Ankara’da büyümüştü bu İstanbullu, amcası kendi halinde bir tüccardı, buradaki amca mebus” diye homurdandım. Fakat sonra Hamdi Koç’un kendine tanıdığı özgürlük çok hoşuma gitti, Mesut’u o yarattı, istediği gibi de değiştirebilir pekala dedim ve bu postmodern oyuna katılmaya karar verdim.
Ve zaten... Bu Mesut’u da çok sevdim. Mesut aynı Mesut, sadece geçmişi ve koşulları biraz farklı. Sonsuz paralel evrenlerden birindeki bir başka potansiyel Mesut yani bu okuduğumuz ancak Hamdi Koç’un dili yine çok lezzetli olduğu için, benzer bir hazzı veriyor insana bu kitap da. İki kitabın yazılması arasında geçen on üç yılda Türkiye’de çok şey değişti, kitaba da sinmiş bu değişim. Her ne kadar zaman belirtmese de yine 1960’ta olduğumuzu varsayabiliriz ve elbette ki Ünye’deyiz. İlk kitapta çok sevdiğim fantastik unsurlar bu kitapta yok, çok daha katı, karanlık, sert, acımasız, şiddet dozu yüksek ve kirli bir öykü bu; her sayfada birileri ölüyor, sistemin yozlaşması daha görünür hale geliyor.
Bunca şiddetin içinde Hamdi Koç yine en iyi bildiği işi yapıyor tabii ve okura kahkaha attıracak cümlelerini kitabın içine serpiştirmeyi ihmal etmiyor. Koca koca adamların suikastler, pusular, cinayetler planlarken ne absürt hallere düştüklerini, o ciddiyetin pekala ne kadar sakil kalabileceğini gösteriyor insana. Kendisi bu kitabı bir “macera romanı” olarak tanımlıyor, polisiyeye de kayan bir macera romanı denebilir bence de zira bir de gizem var kovaladığımız.
Ezcümle, ben sevdim, Mesut’la tekrar buluşmak da çok güzeldi.
Uyarı: biraz spoilerlı bir inceleme olacak.
Hal Ebbott’un yayımlandığı günden beri konuşulan romanı Dostlar Arasında’yla ilgili benim de edecek bir kamyon lafım var ama önce kitaba dair dönen tartışmaları şaşkınlıkla izlediğimi belirterek başlayayım. Çok ilginç bir vakayla karşı karşıyayız; kitap Goodreads’te şu an itibarıyla 9989 kez oylanmış ve puanı 5 üstünden 2.83! Normalde bu kadar okunan ve oylanan kitapların seveni çok daha fazla olur, burada öyle değil.
Merak edip bir sürü inceleme okudum, insanlar neden okumuş ve neyi sevmemişi anlamak için ve çok şaşırtıcı bir sonuçla karşılaştım. İnsanların büyük kısmı bu kitabı ahlaki nedenlerle sevmemiş! 2026 yılında hala böyle bir tartışmanın yürüyebildiğine inanamıyorum gerçekten. Bence spoiler’ı göze alarak söylemek lazım zira tetikleyici olabilir kimileri için, kitabın odağında bir cinsel taciz meselesi yer alıyor. Olumsuz yorumların pek çoğunda kitaptaki tacizcinin cezasız kalmasına ve karakterlerin berbat insanlar olmasına öfke duyduklarını belirtiyor okurlar. Böyle bir sebep olabilir mi ya, bir kitabı sevmemenin sebepleri bunlar olabilir mi? Milan Kundera’nın cümlesini hatırlatmak isterim: “Ahlaki yargıyı askıya almak, romanın ahlaksızlığı değildir, romanın ahlakıdır.” Kimi yorumlarda da yazarın tacizi meşrulaştırdığını ve mizojinist bir perspektifi olduğu belirtilmiş, buna katılmıyorum, bence gayet layıkıyla lanetliyor; yüksek perdeden, slogan atarak yapmasını beklemek zorunda değiliz, propaganda bülteni değil bu, roman ve yazarın işi cevap vermek, taraf tutmak değil, Manguel’in dediği gibi “ortaya iyi açmazlar atmak” olmalıdır.
Bence kitapla ilgili mesele bu değil zaten, mesele bunun çok kötü yazılmış bir kitap olması. Asla ritmi ayarlanamamış bir dil, çok gereksiz ve zorlama betimlemeler, inandırıcılıktan çok uzak diyaloglar, çok kötü yazılmış iki kadın karakter (tekraren: kadınların tavrı ve inkarı değil mesele, bunun anlatılma biçimi bence). Yazar bu kadar yüksek edebiyat yapmaya çalışmadan, olduğu gibi anlatsaymış derdini bence muhteşem bir iş olabilirmiş, elindeki malzemeye yazık etmiş kanımca.
Neyse, böyle işte. Ben sevemedim. Ama ortaya attığı açmaz bence önemli.