Onaylı Yorumcu

Fulya Al

Mesaj Gönder

Kazandığı Rozetler

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilge
Bilge
Kaşif
Kaşif

Hakkında

Merhaba! Ben Fulya Yılmaz, Felsefe Grubu Öğretmeniyim. 2010 yılından bu yana NLP ile başladığım eğitimcilik hayatıma, Eğitim Koçu ve Rehber Öğretmen olarak devam etmekteyim. Kitap okumak, okuduğum kitaplar üzerine sohbetlerde bulunmak çocukluğumdan bu yana en keyif aldığım şeydir. Sosyal çevrem ve öğrencilerim dahil olmak üzere kitapların içerikleri üzerine referans alınan ve bundan bahsetmekten mutluluk duyan biriyim. Kendimce oluşturduğum mütevazı kütüphanemdeki kitapları yorumlarken, yolunuza ışık tutmayı diliyorum. Sevgilerle.

Paylaştığı Listeler

Yorumları

79Yorum
Mekanın Kaderi & Felsefi Bir Tarih
RUNİK KİTAP
Edward S. Casey
Ürünü İncele
Bir pencere, eski bir apartman, boş bir sokak ya da uzun zamandır gidilmeyen bir mahalle artık sadece görüntü olmaktan çıkabilir.
Mekânı sadece fiziksel bir alan olarak değil, insanın iç dünyasını şekillendiren görünmez bir hafıza katmanı olarak ele alıyor "Mekanın Kaderi". Edward S. Casey’nin yaklaşımı klasik felsefe kitaplarından farklı; çünkü burada mesele “nerede yaşadığımız” değil, yaşadığımız yerlerin bizi nasıl dönüştürdüğü. Kitabı okurken bazen bir düşünce metni değil de eski bir anının içinde dolaşıyormuş hissi oluşuyor. “Mekânın Kaderi”, modern insanın yaşadığı kopukluğu çok sakin ama derin bir şekilde anlatıyor. Şehirlerin büyümesi, yaşamın hızlanması ve her şeyin birbirine benzemesiyle birlikte insanların mekânlarla kurduğu bağın zayıfladığını hissettiriyor. Casey, bir evin, sokağın ya da çocuklukta görülen bir manzaranın neden insanın içinde yıllarca kaldığını sorguluyor. Bu yüzden kitap yalnızca felsefeyle ilgilenenlere değil; mimarlık, psikoloji, şehir kültürü ve edebiyatla ilgilenen okurlara da hitap ediyor. Kitabın en güçlü tarafı, okuru sürekli düşünmeye itmesi. Bazı sayfalarda altını çizmek yerine durup düşünmek istiyorsun. Çünkü anlatılan şey yalnızca “mekân” değil; aidiyet, yalnızlık, hatırlamak ve insanın dünyadaki yeri. Özellikle mekân ile hafıza arasındaki ilişki anlatılırken metin daha da derinleşiyor. Bir yerin yalnızca görülen bir alan değil, aynı zamanda insanın içinde taşıdığı bir duygu olduğu fikri kitap boyunca hissediliyor. “Daha bariz bir biçimde, bu yüzyılda gerçekleşen bazı tahripkar olaylar, artçı sarsıntı olarak mekana yönelik yeniden canlanan bir hassasiyeti de beraberinde getiriyor.” Anlatım dili yoğun ve felsefik. Zorlayıcı tarafı, hızlı okunabilecek bir kitap olmaması. Ciddi bir dipnot ve mekan kavramları sözlüğünün olması çok önemli … Bazı bölümler sakin kafa ve dikkat istiyor. Fakat tam da bu nedenle okurda iz bırakıyor. Bitirdiğinde çevrendeki yerlere farklı gözle bakmaya başlıyorsun. Bir pencere, eski bir apartman, boş bir sokak ya da uzun zamandır gidilmeyen bir mahalle artık sadece görüntü olmaktan çıkıyor. Sessizce zihinde kalıyor ve günlük hayatta bile kendini hatırlatıyor. Özellikle kendini yaşadığı yere ait hissedemeyen insanlar için kitap beklenmedik şekilde kişisel bir anlam taşıyabilir. “Mekanın saklı tarihinin perdesini aralamak demek, bizi ‘mekan dünyası’na geri götürecek bir yol bulmak demektir –en çetin arazilerde bile mekanın yeniden doğuşunun keyfine vardıracak bir yol.”
Haşhaşiler & Gizli Bir Örgütün Tarihi
RUNİK KİTAP
Heinz Halm
Ürünü İncele
Tarihin Karanlık Sayfalarına Kısa Bir Yolculuk: Haşhaşiler
Tarihle ilgili kitaplarda genelde iki uç var: ya efsanelerle süslenmiş, sürükleyici ama yüzeysel anlatımlar ya da bilgi dolu ama okurken mesafe koyan metinler. Haşhaşiler: Gizli Bir Örgütün Tarihi biraz ikinci gruba daha yakın. Heinz Halm, Haşhaşiler hakkında anlatılan popüler hikâyeleri olduğu gibi aktarmak yerine onları sorguluyor. Özellikle “cennet bahçeleri” anlatısının ne kadarının gerçek, ne kadarının dönemin propagandası olabileceği üzerine durması kitabın en dikkat çeken tarafı. Bu açıdan bakınca kitap, sadece bir örgütü anlatmaktan çok, tarihin nasıl yazıldığını da düşündürüyor. Ama okuması her zaman rahat değil. Yer yer akademik bir dil kullanılmış ve bu da metni biraz ağırlaştırıyor. Hikâye gibi akıp gitmesini bekleyen biri için temposu düşük gelebilir. Kısa bir kitap olmasına rağmen bazı bölümler yoğun hissettiriyor. Buna rağmen tamamen koparan bir tarafı da yok. Özellikle olaylara farklı bir açıdan bakmaya zorlaması değerli. Çünkü kitap net yargılar vermek yerine okuru biraz arada bırakıyor. Çünkü kitap sizi etkilemeye değil; düşünmeye zorluyor. Kısa olmasına rağmen, içinde büyük bir tartışma barındırır: Bir topluluk neden “tehlikeli” olarak damgalanır? Ve bu damga ne kadar gerçektir? Belki de kitabın en çarpıcı yanı, kesin cevaplar vermemesi. Onun yerine zihninize küçük şüphe tohumları eker. Ve kitap bittikten sonra kendinizi şu soruyu düşünürken bulabilirsiniz: “Tarih gerçekten ne kadar objektif?” Sonuç olarak, Haşhaşiler heyecanlı bir macera kitabı değil. Ama zihninizi kurcalayan, sizi sorgulamaya iten bir eser. Eğer tarihe biraz daha derin bakmak istiyorsanız, ince ama etkisi uzun süren bir okuma deneyimi sunabilir. Akıcı bir roman bekleyenler için zaman zaman durağan gelebilir. Genel olarak bakınca, bu kitap “çok sürükleyiciydi” dedirtecek türden değil ama okuduktan sonra akılda birkaç soru bırakıyor. Eğer beklenti daha çok bilgi edinmek ve farklı bir bakış açısı görmekse karşılığını veriyor; ama sadece akıcı bir okuma arayanlar için biraz durağan gelebilir.
Geçmişe Bay Bay Geleceğe Hay Hay
KRONİK KİTAP
Dilek Cesur
Ürünü İncele
Gerçekten geçmişi mi taşıyoruz, yoksa ona yüklediğimiz anlamı mı?
Tam olarak “hadi değiş” demeden değişimin mümkün olduğunu anlatan bir metin. Kitabın merkezinde şu soru var: “Gerçekten geçmişi mi taşıyoruz, yoksa ona yüklediğimiz anlamı mı?” Yazarımız Dilek Cesur, geçmişi inkâr etmeyi değil; onun üzerimizdeki ağırlığını dönüştürmeyi öneriyor. Travmaları, kırgınlıkları, pişmanlıkları romantize etmeden ve küçümsemeden ele alıyor. Geçmişin hayatımızdaki yerini kabul ediyor; fakat direksiyon başına geçmesine izin vermememiz gerektiğini hatırlatıyor. Klasik bir kişisel gelişim reçetesi sunmadan, maddeler halinde “şunu yap, bunu bırak” demeden, bir iç konuşma gibi ilerliyor. En güçlü tarafı da burada: samimi olması. Kitabın ikinci yarısı umut üzerine kurulu. Ancak bu, pembe bir umut değil. “Her şey güzel olacak” saflığında değil; “Ben değişirsem bir şeyler değişir” gerçekliğinde bir umut. Geçmişle vedalaşmak bir unutma eylemi değil, bir yeniden konumlandırma süreci. En dikkat çekici yaklaşımı şu: Gelecek bir gün gelmeyecek, zaten her gün kuruluyor. Yani “bir gün başlayacağım” cümlesi, aslında başlamamak için kurulan bir erteleme biçimi. Yazar, büyük adımlar yerine küçük ama istikrarlı değişimlerin altını çiziyor. Bir sınır koymak, bir hayır demek, bir alışkanlığı bırakmak… Dili sade, akıcı ve gündelik. Şunu söylüyor: Geçmiş seni tanımlar ama seni belirlemek zorunda değildir. Okura sert bir yüzleşme yaşatmıyor; daha çok şu soruyu sorduruyor: “Bu yükü taşımaya devam etmek bana ne kazandırıyor?” "Geçmişe Bay Bay Geleceğe Hay Hay", insanın düşüncelerini sorgulamasına ve hayata daha pozitif bir bakış açısıyla yaklaşmasına yardımcı oluyor. Kendini yeniden motive etmek isteyen, geçmişte takılı kaldığını hisseden ya da hayata daha umutlu bakmak isteyen herkesin okuyabileceği bir kitap olduğunu ifade etmek isterim. Kısa ama düşündüren bölümleriyle özellikle kişisel gelişim okumayı sevenlere tavsiye ederim.
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört 1984 (Ciltli, İplik Dikişli)
KAPRA YAYINCILIK
George Orwell
Ürünü İncele
Bir Gözetim Dünyasında Gerçek: İnsanın İçindeki Sarsılmaz His mi?
George Orwell bu romanı 1949’da yazmış ama metnin içindeki atmosfer zamansız. O kasvetli hava, gri gökyüzü, her an izleniyor olma hissi… Çoğu inceleme 1984’ü bir “totalitarizm eleştirisi” olarak tanımlar. Evet, öyledir. Ama bana göre romanın asıl meselesi rejim değil, hafıza. Kitabı okurken sadece Winston’ı değil, kendi düşüncelerini de saklamak ister gibi oluyorsun. Çünkü romanın en çarpıcı tarafı, insanın dış özgürlüğünden önce iç özgürlüğünü hedef alması. Düşüncenin bile suç sayıldığı bir dünyada, insan olmanın anlamı sessizce sorgulanıyor. Roman boyunca Winston’ın mücadelesi fiziksel değil; zihinsel. O, dış dünyayı değiştiremez. Ama içindeki “gerçek duygusunu” korumaya çalışıyor. Günlük tutması bu yüzden tehlikeli. Yazmak, hatırlamak demek. Hatırlamak ise karşılaştırmak. Karşılaştırmak da sorgulamak. Parti’nin korktuğu şey devrim değil, bireysel hafıza. Çünkü hafıza varsa alternatif bir gerçeklik ihtimali var. Ve romanın en trajik yanı da burada başlıyor: İnsan gerçeği bildiği hâlde ona tutunamayabiliyor. Belki de Orwell’ın dünyasında en büyük suç düşünmek değil, hatırlamak. Orwell burada bize şu soruyu sorduruyor: Gerçek, çoğunluğun kabul ettiği şey mi, yoksa insanın içindeki sarsılmaz his mi? Julia ile yaşanan ilişki çoğu zaman “aşk” olarak okunuyor. Oysa bana göre bu ilişki romantik olmaktan çok politik. İki insanın birbirine dokunması, sistemin beden üzerindeki hâkimiyetine karşı bir başkaldırı gibi. Çünkü Parti yalnızca düşünceleri değil, arzuları da kontrol etmek istiyor. Sevgi bile denetim altında. Bu yüzden Winston ve Julia’nın birlikteliği bir umut değil; kırılgan bir isyan gibi duruyor. 1984 bana göre bir distopyadan çok bir ayna. İçine baktığımızda yalnızca karanlık bir gelecek değil, bugünün küçük alışkanlıklarını görüyoruz: Sorgulamadan kabul etmek, unutmayı seçmek, çoğunluğa uymak… Dilin daraltılması, kelimelerin azaltılması, düşünce alanının küçültülmesi… Bir noktada şunu anlıyoruz: Eğer kelimeler yoksa, hisler de yavaş yavaş siliniyor. Orwell burada yalnızca bir siyasi eleştiri yapmıyor; insanın zihinsel bağımsızlığını savunuyor. Çünkü kelimeler giderse hafıza gidiyor. Hafıza giderse kimlik de gidiyor. Romanın rahatsız edici tarafı da bu. Geleceği değil, bugünü işaret ediyor. “Çiftdüşün” kavramı bugün hâlâ canlıysa, bunun sebebi Orwell’ın bir rejimi değil, bir zihniyeti anlatmış olması. Aynı anda iki çelişkili şeye inanmak ve bunu sorgulamamak… Belki de modern dünyanın en büyük konforu bu. “Büyük Birader” figürü romanın sembolü gibi görünüyor. Ama asıl korkutucu olan şey sistemin görünmezliği. Kimin izlediğini bilmiyorsun ama izleniyor olma hissi hep orada. Bu da romanı salt bir totaliter rejim eleştirisinden çıkarıp psikolojik bir gerilime dönüştürüyor. Orwell’ın en ürkütücü başarısı şu: Romanın korkusu dışarıdan gelmiyor. Telescreen’ler, işkenceler, gözetim… Bunlar görünür tehditler. Asıl korku, insanın bir süre sonra bunlara alışması. Okur romanı bitirdiğinde şunu fark ediyor: İnsan her şeye alışabiliyor. Hatta gerçeğin silinmesine bile. Finalde ise yıkılıyoruz. Çünkü klasik anlamda bir umut sunmuyor. Ama belki de Orwell’ın cesareti tam burada. Bizi rahatlatmıyor. Kurtuluş vaadi vermiyor. Çünkü bazı sistemler silahla değil, insanın içindeki direnci eriterek kazanıyor. Mutlu bir kitap değil. Hatta umutlu da sayılmaz. Ama düşündüren, rahatsız eden ve uzun süre etkisinden çıkamadığın bir roman. Bence iyi edebiyat biraz da bu: Okurla tartışan, okuru huzursuz eden metinler. Ve belki de 1984’ü unutulmaz yapan tam olarak bu.
Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek
KRONİK KİTAP
Prof. Dr. İlber Ortaylı
Ürünü İncele
Tarihi Yüzeysellikten Kurtarmak
Bazı kitaplar vardır, sana yeni bilgiler öğretmekten çok, bildiğini sandığın şeyleri sorgulatır. İlber Ortaylı’nın Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek kitabı tam olarak böyle bir kitap. Okurken sık sık “Bunu hiç böyle düşünmemiştim” dedim. Okulda anlatılanlar, okuduklarım, izlediklerim… Hepsi kafamda az çok bir Osmanlı resmi oluşturmuştu. Ama Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek ilerledikçe fark ettim ki, ben Osmanlı’yı değil, Osmanlı hakkında oluşmuş kalıpları biliyormuşum. İlber Ortaylı da bu kitapta bana yeni bilgiler yağdırmadı aslında. Daha çok durup durup şunu düşündürdü: “Ben bu bilgiyi nereden biliyorum ve ne kadar doğru?” Osmanlı’yı baştan sona anlatan bir tarih kitabı değil. İlber Ortaylı, büyük olaylardan çok yapıları ve zihniyetleri anlatmayı tercih ediyor. Osmanlı’nın bir “saray devleti”nden ibaret olmadığını anlatıyor. Eğitim sistemi, Enderun, şehir kültürü, İstanbul’un çok katmanlı yapısı ve devlet geleneğini, kısa ama yoğun bölümlerle ele alıyor. Bu da kitabı, klasik “padişahlar ve savaşlar” anlatısından ayırıyor. Ne padişahların uzun uzun sıralandığı bir kronoloji var ne de savaş tarihleriyle dolu sayfalar. İlber Ortaylı, Osmanlı’nın ne yalnızca idealize edilecek bir “altın çağ” ne de toptan reddedilecek bir “geri kalmışlık” hikayesi olduğunu vurguluyor. Derin akademik tartışmalar sunmak yerine araştırmaya ve düşünmeye sevk eden ‘’biraz daha anlatsaydı’’ hissi uyandırıyor. Ortaylı’ya göre asıl sorun, Osmanlı’yı bugünün kavramlarıyla anlamaya çalışmak. Bu nedenle eser, tarih anlatmaktan çok tarih okuma bilinci kazandırmayı amaçlıyor. İlber Ortaylı’nın üslubu her zamanki gibi net ve biraz da sert. Yanlış bilgilere karşı tahammülü yok ve bunu açıkça hissettiriyor. Kitabın en sevdiğim yanı, Osmanlı’yı tek bir kalıba sokmaması. Ne aşırı öven bir dil var ne de küçümseyen bir yaklaşımı. Osmanlı’yı kendi şartları içinde anlatmaya çalışıyor. Okurken bir ders kitabı okuyormuş gibi hissetmiyorsun; daha çok, bilgili birinin sana “Bak, bunu da bil” dediğini düşünüyorsun. Kitabı bitirdiğimde Osmanlı’yı “daha çok sevmiş” ya da “daha az sevmiş” olmadım. Ama kesinlikle daha doğru bir yerden bakmaya başladım. “Her şeyi öğrendim” demedim. Hatta tam tersine, daha çok şey okumam gerektiğini hissettim. Ama bu bir eksiklik de değil. Çünkü kitap bana kalıplaşmış cevaplar verip, öyle kabul etmek yerine tarih üzerine doğru soruları sormayı öğretti. Bence kitabın asıl başarısı da burada. Tabii kitap herkese aynı şeyi vaat etmiyor. Eğer Osmanlı’yı çok detaylı, akademik ve derin analizlerle okumak istiyorsan bu kitap seni tam doyurmayabilir. Ama Osmanlı hakkında doğru bir çerçeve çizmek, kafandaki yanlışları ayıklamak istiyorsan oldukça iyi bir durak. Kısacası Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, Osmanlı’yı anlatan bir kitap değil; Osmanlı’ya bakmayı öğreten bir kitap. Tarihle arası mesafeli ama meraklı olanlar için güzel bir başlangıç, tarih sevenler içinse sağlam bir hatırlatma.