Onaylı Yorumcu

Münevver Adıgüzel

Mesaj Gönder

Kazandığı Rozetler

Kitapkurdu
Kitapkurdu

Hakkında

Kitapsever Tarihçi Genel Türk Tarihi Yüksek Lisans Öğrencisi Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Tarih bölümü 2021 mezunuyum. Aynı yıl Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı'nda Yüksek Lisansa kabul edildim. Kütahya'da şirin bir lisede stajyer öğretmenlik yapıyorum.

Yorumları

47Yorum
Tarih Felsefesi / Felsefenin Tarihinden Tarihin Felsefesine
SELENGE YAYINLARI
Altan Çetin
Ürünü İncele
Tarih Felsefesi Üzerine Referans Bir Çalışma...
Bu eser, tarih düşüncesinin uzun gelişim çizgisini hem felsefi hem de metodolojik yönleriyle ele alan kapsamlı bir incelemedir. Tarih felsefesinin yalnızca belirli dönemlerle sınırlı bir tartışma olmadığını; aksine, insanın geçmişi anlama, zamanı yorumlama ve toplumsal değişimi kavrama çabasının ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermektedir. Altan Çetin Hoca antik çağlardan modern zamanlara değin uzanan geniş bir entelektüel haritayı titiz bir kaynak kullanımıyla kurgulayarak, tarihsel düşüncenin dönüşümünü bütünlüklü bir biçimde analiz eder. Çetin, eserin giriş bölümünde tarih fikrinin kadim uygarlıklardaki kökenlerine yoğunlaşır. Mezopotamya ve Mısır gibi erken zamanın kültürlerinde tarihin kutsal zaman anlayışıyla bağlantılı olduğuna dikkat çeker. Tarihin ritüel döngüler ve tanrısal müdahaleler ile açıklanması, insanın geçmişi anlamlandırma biçiminin ilk aşaması olarak sunulur. Ardından Yunan düşüncesine geçilerek tarihin sekülerleşme süreci incelenir. Bu bağlamda Herodotos’un betimleyici ve kültürlerarası karşılaştırmaya dayanan tarihçiliği, Thukydides’in nedensellik, kanıt ve realizm temelli ilerleyen analitik yaklaşımı karşılaştırılır. Çetin, modern tarih biliminin temellerinin Thukydides çizgisinde atıldığına dikkat çeker; böylece Antik Yunan’ın tarih felsefesi yeniden yorumlanır. Musevi geleneğinde tarihin tanrısal iradeye bağlı lineer bir süreç olarak kavranmasını Batı düşüncesinin ilerleme fikrine kaynaklık eden önemli bir unsur olarak değerlendirir. Bu noktada zamanın doğrusal bir akışa yerleştirilmesi ve tarihin teleolojik bir süreç olarak yorumlanması, modern tarih bilincinin dini temellerini anlamak açısından kritik bir rol oynar. Aynı bölümde İslam düşünce dünyasına geçilerek tarih felsefesinin bu kültür çevresindeki yansımaları incelenir. Çetin, İbn Haldun’a geniş bir alan açarak onun toplumsal yapıları açıklama konusundaki sistematik yaklaşımını modern tarih bilimi açısından özgün bir konuma yerleştirir. İbn Haldun’un devlet döngüsü, asabiyet kavramı ve sosyolojik çözümlemeleri üzerinden tarihe getirdiği yeni perspektif ayrıntılı bir biçimde değerlendirilir. “İbn Haldun, değişimin bir imkân olduğunu ve zaman ve mekân içinde genel şartların yenilenebilir olduğunu gösterir.” (s. 73) Çetin, modern döneme geçişte tarihsel materyalizm ve Marksist tarih anlayışını ele alarak ekonomik ilişkilerin tarihsel süreçteki belirleyiciliğini tartışır. Altyapı–üstyapı ilişkisi, üretim tarzları ve zorunluluk yasaları çerçevesinde geliştirilen tarihsel materyalist model hem güçlü hem de sorunlu yönleriyle analiz edilir. Ardından Frankfurt Okulu’nun eleştirel yaklaşımı üzerinden tarihin toplumsal rasyonalite, iktidar ilişkileri ve kültürel dönüşümler bağlamında nasıl okunabileceği değerlendirilir. Hermeneutik düşünürlerin tarihsel anlamayı yorumlama, anlama süreçleri ve tarihsel bilinç oluşumu üzerinden yaklaşımları ise tarihin epistemolojik yönüne katkı sağlayan bir çerçeve olarak sunulur. Kitabın birinci bölümü büyük ölçüde İbn Haldun’un modern tarih anlayışındaki yeri üzerine odaklanır. Çetin, İbn Haldun’un gerçekten modern tarihçiliğin öncüsü sayılıp sayılamayacağı sorusunu çok yönlü bir tartışma ile ele alır. Onun tarihsel bilgiyi sistematize etme biçimi, toplumsal değişimi izah etme çabası ve nedensel analiz kullanımı modern sosyal bilimin erken bir formu olarak değerlendirilir. “Hülasa İbn Haldun bir tabu ve mutlak bir değişmez değil, belirli zaman ve mekânda medeniyetlerin tecrübelerini okuyup açıklayan büyük bir düşünürdür. Fikirlerinin ideolojik yaftalarla, demagojik riskler, safdillik zemini oluşturma tehlikesi vardır.” (s. 78) Her ne kadar İbn Haldun, modern tarih biliminin doğrudan bir kurucusu olarak nitelendirilemeyecek olsa da, Çetin’e göre modern düşüncenin kavramsal altyapısını önceden sezmiş bir figür olarak özgün bir epistemik konuma sahiptir. (s. 93–94) İkinci bölümde, Alman idealizminin tarih felsefesine yaptığı katkılar ayrıntılı olarak ele alınır. Mesela Kant’ın tarihte ahlaki ilerleme fikri, Herder’in kültürel çoğulluk ve ulus ruhu temelli tarih anlayışı, Schopenhauer'in doğa ve ruh bütünlüğü üzerine kurduğu süreç anlayışı ve Hegel’in tarihsel materyali diyalektik açılım olarak yorumlayan bu kapsamlı sistemi detaylarıyla tartışılır. Çetin, adını zikredilen düşünürlerin tarihe kattıkları teleolojik ve bütüncül perspektiflerin hem modern tarihçilik hem de sosyal bilimin doğuşunu derinden etkilediğini ortaya koyar. Ancak bu yaklaşımların aşırı genelleştirici ve aynı zamanda idealist yönlerine karşı eleştirel, mesafeli bir tutum sergiler. Pozitivizmin nesnellik, belgeye dayalı araştırma ve nedensellik ilkeleri üzerinden geliştirdiği tarih yazımı metodunun önemine dikkat çeker. Ayrıca Annales Okulu’nun uzun süreli toplumsal yapıları merkeze alan yaklaşımı, yapısalcı tarih okumaları ve postmodern dönemin tarihsel anlatıya yönelik radikal eleştirileri ele alınır. Çetin, bilhassa postmodern göreceliğin tarihsel gerçekliği tamamen çözen tutumuna karşı dengeli bir eleştiri geliştirir. Stepanova’nın tarih felsefesine yönelik sorgulamaları ise tarihsel bilginin sınırlarına dair önemli bir tartışma alanı açar. Bu eser, genel itibariyle tarih felsefesinin farklı dönemlerde aldığı biçimleri, metodolojik dönüşümleri ve tarihsel düşünceye yön veren temel kavramları ve kişileri bütünlüklü bir biçimde bir araya getirmiş bulunmaktadır. Kavramları tanımlama ve bağlama yerleştirme konusundaki özeni, eserin yalnızca bilgi aktaran değil, aynı zamanda düşünmeye yönlendiren bir karakter kazanmasını sağlar. Kapsamlı kaynak taraması, titiz sınıflandırma metodu ve düşünsel süreklilik–kopuş ilişkisini dikkatle seyreden yapısı ile hem tarih hem de felsefe alanında “başvuru eseri” niteliğinde tarihsel düşüncenin kökenlerini ve dönüşümünü kavramak adına kapsamlı bir referans sağlar. İncelemeyi bahane ile bu şahane eser sayesinde düşünsel açıdan kaleminden istifade ettiğim saygıdeğer Altan Çetin Hoca'ya teşekkürlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Selenge Yayınları’na...
Modern Toplumun Geleceği
DBY YAYINLARI
Prof.Dr. Kadir Canatan
Ürünü İncele
Geleceğe Doğru Bir Analiz
Modernleşme kuramlarının tarihsel gelişiminden çağdaş toplumların yapısal dönüşümüne kadar uzanan geniş bir çerçevede, modern toplumun dinamiklerini inceleyen eser, yalnızca modernliğin bugününü izah etmekle kalmayıp, aynı zamanda modern dünyanın geleceğine ilişkin kuramsal açılımlar da sunuyor. Canatan, modern toplum kavramının analizini yaparken, hem klasik hem çağdaş sosyoloji kuramlarından da besleniyor. İki ana bölümden oluşan eser, sistematik yapısıyla hem evrensel modernleşme süreçlerini hem de Türkiye'nin geleceğine ilişkin özgün ve sosyolojik öngörüleri de bir araya getiriyor. İlk bölümde, modern toplumun geleceğini kavramak amacıyla farklı kuramsal perspektifleri karşılaştırmalı bir biçimde ele alıyor. Canatan, sanayi-sonrası toplum modellerinin ortaya çıkışını dört temel dönüşüm süreci üzerinden tartışır: 1- Post-Endüstriyel Toplumun Doğuşu: Bu bölümde Bell gibi endüstriyel toplum kuramcısının yaklaşımları ışığında üretim ilişkilerinin maddi emek yerine bilgiye, teknolojiye ve hizmet sektörüne yöneldiğine vurgu yaparken, Bell'in analizlerine de eleştiri getiriyor. Mesela, "... kendisinin tek etmenli açıklamalarına karşı olmasına rağmen bilgi ve teknolojiyi merkeze alarak toplumun gidişatını değerlendirmesi kendisiyle bir çelişme olarak değerlendirilmiştir." (s.23) 2- Üçüncü Dalga Toplumu: Bu kısımda Alvin Toffler'ın "Üçüncü Dalga" metaforuna referansla, modernleşme tarihinin dalgalar halinde ilerlediği ve günümüz toplumunun bu dönüşümün hızlanmış bir aşamasında yer aldığından söz edilir. "... bugüne kadar insanlık iki büyük değişim dalgası geçirdi. Bunlardan her biri önceki kültürleri ve uygarlıkları yok edip yerlerine, daha öncekilerin akıllarına bile getiremeyecekleri yeni yaşam türleri koydu. Birinci değişim dalgası Tarım Devrimi olup, ancak bin yılda ortaya çıkabildi. İkinci dalga Sanayi Devrimi için üç yüzyıl bekledik. Bugün tarih daha da hızlanmış bulunuyor. Üçüncü dalganın getirdiği değişimler çok daha az bir zaman içinde tamamlanacak ve bütün gücünü hayatımız üzerinde hissedeceğiz." (s.30) 3- Enformasyon Toplumu: Naisbitt'in ağ toplumuna ilişkin yaklaşımlarının işlendiği "enformasyon toplumu" bölümü, teknolojinin toplumsal örgütlenme üzerindeki belirleyici rolünü analiz ediyor. "Naisbitt'e göre, trendler atlara benzemektedir. Bu atlar toplumun gidişatı hakkında bir şeyler söylemektedir. Eğer bu trendlere uyarsanız, bu trendler sizi belirli bir yöne doğru götürür. Yok eğer bu trendlere karşı durursanız, eylemlerinizi gerçekleştirme imkanı azalır." (s. 48) 4- "Tarihin Sonu"nda Toplum ve İnsan: Bu kısımda Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezi çerçevesinde liberal-demokratik modernliğin nihai toplum modeli olup olmadığı üzerinde durulur. Modernliğin krizleri ve gelecekteki olası yönelimleri üzerinden analizler yapılır. 5- Tanrılaşan İnsan (Homo-Deus) ve Geleceğin Toplumu: Harari'nin Homo-Deus yaklaşımına benzer şekilde biyoteknoloji, yapay zeka ve insan-sonrası (post-human) gelecek tartışmaları inceleniyor. "Harari'ye göre, bilim-kurgu filmlerinde hep zeka ile bilinç karıştırılmıştır. Bir başka şey, hep makine ile insanlar arasında kavga çıkacağı varsayılmıştır. ... Hep birilerinin bize hükmedeceğini düşünen akıl, bir gün gelip robotların da kendisine hükmedeceğine inanmıştır. Oysa robotlar zekalı varlıklardır ama bilinçli varlıklar değildirler." (s. 107-108) İkinci bölümde ise, ele alınan demografik, etnik, dini, ailevi, siyasal, ekonomik, sınıfsal ve kültürel eğilimler, Türkiye toplumunun geleceğinin çok boyutlu bir dönüşüm süreci içinde şekillendiğini göstermektedir. Bu bölümde verilen Türkiye örneği, hem küresel modernliğin gerektirdiği dönüşümlere uyum sağlamaya çalışmakta, hem de tarihsel ve kültürel mirasından beslenen özgün dinamiklerini korumaktadır. Bu durum, toplumu ne tamamen geleneksel ne de bütünüyle modern-küresel bir forma indirger; bunun aksine melez ve esnek bir toplumsal yapıya işaret eder. Canatan, eserinde modern toplumun geleceğine dair küresel kuramsal tartışmalarla Türkiye'nin sosyolojik gerçekliğini bir araya getiren kapsamlı bir analiz sunuyor. Bilhassa ikinci bölümde ortaya koyduğu analizler ile Türkiye geleceğinin tek bir senaryoya indirgenemeyecek kadar karmaşık, çok boyutlu ve aynı zamanda potansiyel açısından zengin olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Canatan, bütünsel yaklaşımıyla eserini Türkiye'de sosyoloji ve modernlik tartışmaları arasında özgün ve önemli bir yere taşımaktadır. İnceleme vesilesiyle, bu değerli eseri kaleme alan Kadir Canatan'a teşekkürlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Dün Bugün Yarın Yayınları’na.
Suyun Üzerindeki Tarih & Bir Cinayetin, Bir Destanın ve Rönesans'ın Dünyayı Keşfedemeyişinin Romanı
SELENGE YAYINLARI
Edward Wilson Lee
Ürünü İncele
Farklı Bir Yerden Bakmak : Suyun Üzerindeki Tarih
Dünyanın XVI. yüzyılı sadece denizlerin keşfiyle değil, aynı zamanda düşünce alanında da çalkantılı bir yeniden yapılanmanın yüzyılıdır. Edward Wilson-Lee'nin bu eseri de bu dönemin merkezinde yer alan Damiao de Gois ve Luis de Camoes karakterleri üzerinden düşünmeye davet ediyor. Bu davet, okuyucuyu erken modern dönemin epistemolojik ve politik sınırlarını yeniden değerlendirmeye sevk ediyor. Bu eser, biyografi ile dünya tarihi, arşivle anlatı, şiirle siyaset arasında kurduğu geçişken yapı sayesinde yalnızca bir anlatı değil, metodolojik bir öneri de sunuyor. Wilson-Lee, karakterleri yalnızca yaşamlarıyla değil, temsil ettikleri dünya görüşleriyle de mukayese eder. Bilhassa, Damiao de Gois'un izlerini ararken, farklı halkların anlatılarına da yer verilmesi, onun tarihçiliğinin çok sesli bir karakter taşıdığını gösteriyor. Bu çokseslilik, Batı dışı kültürleri nesneleştirmeyen bir bilgi yapısına işaret eder. Eserde; "...başka yerlerdeki insanların tanrıları, kahramanları, yaşamları ve düşünceleri hakkında bir bilgi selinin de önünü açtı; bir anlığına tüm dünya birbirine akacakmış gibi olmuştur belki de." (s.15) Eserin başında, de Gois'in 1574'teki şüpheli ölümünün detaylarına yer veriliyor. Wilson-Lee, bu olayı "tarihi gizem" olarak değerlendiriyor. Bu giriş, okuyucuya iki farklı tarihsel tutumun -çoğulculuk ve milliyetçilik- yaşam sonuçlarını gösterirken; de Gois'in özgürlük tutkusu ölümle sonuçlanırken, Camoes'i de olağanüstü bir şöhrete kavuşturdu. Wilson-Lee, eserinde yalnızca tarihsel bir biyografi değil, aynı zamanda Rönesans zamanının bilgi üretimi, kimlik inşası ve iktidar ilişkilerine dair derin bir sorgulamadı. Damiao de Gois ile Luis de Camoes'in kesişen yaşam öykülerini merkeze alarak, Avrupa'nın keşifler çağını bir "keşfedemeyiş" hikayesine dönüştürür. Yazar, de Gois'un engizisyon karşısındaki trajik çöküşünü ve Camoes'in Lusiadlar destanıyla şekillenen ulusal kimlik anlatımını paralel bir şekilde işliyor. Bu ikili yapı, Rönesans'ın yalnızca sanatsal bir uyanış değil, aynı zamanda düşüncenin disipline edildiği bir dönem olduğunu gösterir. Gois'un serbest düşünce arayışı, Avrupa'nın hoşgörülü mitiyle çelişirken; Camoes'in destanı, bu çelişkinin edebi biçime bürünmüş halidir. Wilson-Lee, arşiv belgeleri, seyahat kayıtları ve çağın entelektüel ağlarını titizlikle inceleyerek, Rönesans'ın "merkez"inden "çevre"ye yönelen bir tarih anlatısı kurar. Bu anlatıda su metaforu, hem sürekliliği hem de unutuluşu temsil eder. Tarih, su gibi akışkandır; kim ne anlatıyorsa onun ellerinde yeniden biçimlenir. Yazar bu nedenle "keşif"i coğrafi bir hadiseden çok, epistemolojik bir süreç olarak ele alır. Eserin en çarpıcı katkısı, "keşif çağı"nı Avrupa-merkezci tarih anlatısının dışına taşırmasıdır. Wilson-Lee, Portekiz örneği üzerinden Batı'nın kendi dışındaki dünyaları anlamakta nasıl başarısız olduğunu gösterir. Bu açıdan Suyun Üzerindeki Tarih, tarih yazımı, kültürel bellek ve entelektüel özgürlük konularını kesiştiren disiplinlerarası bir çalışma örneğidir. Netice olarak, Wilson-Lee'nin eseri tarihsel biyografi ile düşünce tarihini birleştiren özgün bir eserdir. Rönesans'ı yeniden yorumlarken, geçmişin bugünkü bilgi rejimleriyle olan ilişkisini de tartışmaya açar. Böylece bu eser, sadece tarihçiler için değil, edebiyat, felsefe ve kültürel çalışmalarla ilgilenenler için de zengin bir referans kaynağı olma özelliğini taşır. İncelemeyi bahane ile, bu değerli eseri dilimize kazandırarak bu başarılı aktarıma katkı sağlayan Kadir Annak'a teşekkürlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Selenge Yayınları’na diyerek daha nice kaliteli yayınlar diliyorum...
Ama Mussolini İyi Şeyler de Yaptı & Bir Tarihsel Amnezinin Yayılması
RUNİK KİTAP
Francesco Filippi
Ürünü İncele
Bir Toplumsal Eleştiri Ve Farkındalık Metni...
Kıymetli okurlara, kitap değerlendirmesini sunmadan önce, kitabın yazarını tanıtmayı faydalı buluyorum. Francesco Filippi, 1981 yılında İtalya’da doğdu. Filippi, ele aldığı çalışmalarında bilhassa geçmişle ilgili ilişkilerin yalnızca akademik değil, aynı zamanda toplumsal bir mesele olduğunu savunan bir yazardır. Geçmiş ilişkilerin analizi ve toplumsal bellek çerçevesinde, özellikle XX. yüzyıl dünyasının İtalya ve Avrupa’sına ilişkin çalışmalara yönelmiştir. Ayrıca, tarihin ideolojik manipülasyonlarda kullanılmasına da karşı bir tutum sergilemektedir. Yazar, modern toplumun totaliter rejimlere dair hafızasında oluşan puslu nostaljik atmosferi dağıtmaya çalışıyor. Mussolini’ye dair pozitif söylemler, sadece tarihsel bir yanılgı değil, günümüz politikalarında otoriterliğe verilen bilinçli ya da bilinçsiz desteğin önemli bir işaretidir. Filippi, eserinde Mussolini dönemine dair sıkça bahsi geçen “iyi” şeylerin, mesela trenlerin zamanında çalışması, emeklilik sisteminin getirilmesi, altyapı yatırımları aslında nasıl bir propaganda ürünü olduğunu, ya da bu “iyiliklerin” bedelinin ne olduğunu açıklamayı hedefliyor. Örneğin, trenlerin “zamanında” işlemesinin otoriter bir rejim tarafından nasıl sağlandığı ve bu görüntünün ardındaki gerçekler titizlikle açıklanıyor. Bu nedenle faşist rejimlere dair yaygın yanlış anlamaları ve mitleri çürütmeyi amaçlayan önemli bir eserdir. Filippi’nin yazı dili açık ve akıcı. Kitap akademik bir titizliğe sahip olsa da geniş okuyucu kitlesine hitap edecek kadar erişilebilir bir seviyede olduğunu hissettiriyor. Yazarın okurla doğrudan diyalog kurması, sıkça karşılaşılan yanlış kanılara doğrudan cevap vermesi, adeta bir tartışma zemininde bir okuma konforu sunuyor. Bu eser, sadece Mussolini dönemini değil, günümüze de benzer şekilde yansıyan “tarihi aklama” girişimlerini de hatırlamaya sevk ediyor. Kitap, tarihsel amnezinin sadece geçmişi unutmak değil, geleceğe dair düşünce biçimlerini de çarpıtabileceği ihtimalini güçlü biçimde ortaya koyuyor. “Ama Mussolini İyi Şeyler De Yaptı” yalnızca bir tarih kitabı çerçevesinde değil; aynı zamanda bir toplumsal eleştiri ve farkındalık metni olarak değerlendirmek gerekiyor. Faşizmi “iyi ile” yıkamak isteyen tutumlara karşı tarihsel gerçekliği savunan, kaynaklara dayanan ve ideolojik buğuyu dağıtmanın başarılı bir örneğidir. Okuyucuların, günümüzün politik iklimini de göz önünde bulundurarak, tarihsel sorumluluk bilinciyle yaklaşması gereken değerli bir eser. İncelemeyi bahane ile, bu değerli eseri dilimize kazandırarak okuma keyfini bizden esirgemeyen değerli Burak Yazıcı’ya teşekkürlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Runik Kitap ekibine en iyi dileklerle, daha nice kaliteli yayınlara…
Macaristan'ın Hikayesi & Başlangıçtan On Dokuzuncu Asrın Ortalarına
SELENGE YAYINLARI
Arminius Vambery
Ürünü İncele
Arminius Vámbéry ve Macaristan'ın Hikayesi
Eseri değerlendirmeye başlamadan önce, yazarını tanıtmayı her zaman faydalı buluyorum. Arminius Vámbéry (1832-1913), Macar asıllı bir seyyah ve Türkologtur. Yoksul bir Yahudi ailede dünyaya gelen Arminius Vámbéry, çocukluk zamanında iyi bir eğitim alamasa da, onun yüksek dil yeteneği, hayatının farklı bir yöne evrilmesine olanak sundu. Arminius Vámbéry, bu becerisi sayesinde zaman içerisinde birçok Avrupa ve Asya dillerini anadili seviyesinde öğrendi. Daha sonra, üniversite eğitimini Viyana ve Budapeşte'de tamamladı. Buradaki eğitimi boyunca Doğu dilleri üzerinde çalışmalarını sürdürerek kendisi için hareketli bir akademik kariyer inşa etti. Vámbéry'nin gençliği, XIX. yüzyıl Avrupası'nın bilimsel ve siyasi atmosferinde şekillendi. Bilhassa bu yoğun atmosfer, onu Macarların tarihsel kökenini ve Türklerle olan bağlantılarını incelemeye yöneltti. Bu yönelim, Vámbéry'nin Osmanlı topraklarından başlayarak, İran, Türkmenistan, Buhara ve Semerkant'a değin uzanan bu geniş coğrafyadaki seyahatlerinin bir başlangıcıydı. Seyahatleri ile tanınan Vámbéry, güzergahı üzerindeki bölgelerde yaşayan Türk halklarının dilini, kültürünü ve tarihini yakından tanıma imkânı buldu. Nitekim değerlendirme vesilesiyle incelemiş olduğum bu eser de Macaristan'ın tarih öncesi zamanlarından başlayarak, dünyanın orta zamanında yine Macaristan'ın Avrupa'daki rolünü ve modernleşme sürecini incelerken; Osmanlı dönemindeki Macar kimliğini de siyasi, sosyal ve kültürel gelişimini de dahil ederek etraflı bir şekilde ele alıyor. Bu nedenle, tarih ve kültür konularına ilgi duyan okurların da dikkatini çekebilecek bir eser olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Nitekim Macaristan'ın tarihsel sürecini ele alırken, değişimi de gözle görünür bir biçimde ifade ediyor. Özellikle Vámbéry'nin Osmanlı dönemine ilişkin yorumları, eserini, tarihçi ve gözlemci okurları için geniş açılı bir değerlendirmeye açık bir ortam sunuyor. Bu yüzden bu eser, yalnızca bir tarih kitabı olmaktan da öte, Macar tarihi için kültürel bir miras incelemesi olarak görülebilir. Yazar, Macaristan'ın bir "sınır ülkesi" olarak etrafındaki ülkeler için taşıdığı stratejik önemini özellikle vurgulamaktadır. Bunu yaparken de dönemin siyasi ve sosyal bağlamlarının etkilerini gösteren bir inceleme ortaya koyuyor. Vámbéry, eseri boyunca sergilediği tarafsız yorumları ve analitik yaklaşımıyla okuyucuya güven de veriyor. Bu nedenle eser, klasik Avrupa tarih anlatılarından farklı bir yerde tutulabilir. Mesela yazar, Macar Kralı Rudolf'un içinde bulunduğu durumdan bahsediyor: "Ülke, eski haklarına yönelik tecavüzlere sabırla katlanmak zorundaydı, çünkü yardım isteyebileceği hiçbir yer yoktu. Tek başına kendini düzeltmek için çok zayıftı ve kendilerine sunulan tek ittifak ya Almanlar ya da Türklerdi. Gerçekten de üzücü bir alternatifti..." (s.200). Okuyucular, böylesi değerlendirmeler üzerinden yola çıkarak, bu eserde Macar halkının yalnızca savaşlar ve politik mücadelelerin dışında, kendi içinde gerçekleştirdiği kültürel gelişimle şekillendiğini vurgulamak istiyor. Ve Macar tarihi açısından gerçek bir kırılma noktası olan 1848 Devrimi ve Macarların özgürlük mücadelesini aktardığı bölüm (s.233-253), eserin duygusal olarak yoğun bir empatiyle işlenmesi açısından dikkat çekicidir. Bu gibi ve daha nice örnekleriyle Vámbéry, eseri boyunca Macar ulusunun geçmişine ve kimlik arayışına parlak bir ışık tutmuş oldu. Üstelik bu eserde Vámbéry'nin tarihsel hadiseleri anlamlandırma yeteneği, olayları aktarırkenki üslubuna bakıldığında dahi bu eseri okuyucular nazarında akademik değerlendirmeden uzak, satirik anlatımıyla da benzersiz bir okuma deneyimi kılacağı kanaatindeyim. İncelemeyi bahane ile, bu değerli eseri dilimize kazandırarak bu başarılı aktarıma katkı sağlayan Evren Çakıl'a teşekkürlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Selenge Yayınları’na diyerek daha nice kaliteli yayınlar diliyorum...