Düzen, kader bunlar çok iç içe şeyler. Kan, sperm ve gözyaşı bizim kendi gerçekliğimizin temel maddesiyken Tanrı, kaderin kendisidir ve bu kader fırçasıyla gözlerimizin kenarlarına bıçaksız yaralar, izler açar zamanla. Kaderin kendisi elindekine razı olmaktır, sonsuz bir güce karşı savaşamadığın için aslında yaşarken çoktan razı olmuşsundur. Başlamadan biten bir oyun gibidir kader, ona karşı savaşırken ancak kaderin kendisini yazarsın. Bu şekilde Tanrı'yı oluşturur ve onun varlığına anlam verirsin. Satrançta her fedayı kabul edersen rakibinin oyununu yönettiğini anla. Ne kadar ilerde olursa ol sonunda kaybedeceksin.
Tanrı fark edilmek için bizi yarattı bir hiçin içinde var olmak için değil. Eğer bu fark edilme olgusu olan kadere savaş ilan edersen kaybedersin şu an olduğu gibi. Ana kapılırsan da kaybedersin. Bu iki savaşı kendi içinde ver Albert, ilkini çoktan kaybettin. Söylediğim gibi haksız olduğunu kabullenmek haklı olmaktan daha büyük bir erdemdir. Kurtulmak için sana verilecek o fırsatı kaçırma. O an, an'a kapılma ve içinde bulunduğun bütün kötülüğü güzelliğiyle kabullen. O an burnuna gelen tatlı tarçın, ardıç ya da akçaağaç şurubu kokusunu içine çekme ki o da seni içine çekmesin. Yoksa sonsuz bir döngüde yine sonsuz olan zamana karışırsın. Gittikçe delirdiğine inanmak gibi, eğer buna inanırsan delirirsin ve olduğunda farkına varmazsın.