…Ancak seni yaralayan kişi kanamayı durdurabilir. Başka bir kişi, ilaç, seni iyileştiremez. Katil dışında seni kimse kurtaramaz. Sapladığı bıçağı onun çıkarmasını, pansumanını yapıp sarmasını, pişman olmasını, af dilemesini ve sizi sevdiğini söyleyerek açtığı yarayı kapatmasını istersiniz ama bu asla olmaz. Tuhaf olansa, yaranın izini gören herkes tam da aynı yerden sizi öldürmek için adeta birbiriyle yarışır…
Siz hiç öldünüz mü? Ya da yaşadığınıza emin misiniz? İnsanı yaşadığına inandıran şey neydi? Aşk mı? Şehir mi? O ise ne aşkın ne de şehrin eski hâlini hatırlıyordu. Hatta yaşayıp yaşamadığından bile emin değildi. Belki de bir cinayete kurban gitmişti? Elbet herkesin anlatacak bir hikâyesi vardı bu hayatta fakat en acısı ise hâlâ anlatacak bir hikâyen varken, anlatmana izin verilmemesiydi. Hep yarım kalmanın ne demek olduğunu en iyi o biliyordu; bir aşağı bir yukarı yürünen büyük caddesinde adımlarken, her köşe başında, her sokağında, her kaldırımında onun yarım kalmış hikâyelerinin bir izi olan bu şehirde “Artık bana yer kalmadı,” diye düşünüyordu. O hatırladığı şehirde neler olmuştu da hayat bu hâle gelmişti? Ve ilk kez bir resim sergisinde tanıştığı o adama âşık olduğunda içini kaplayan o korkunç şüpheyle yüzleşmişti. Katili o adam olabilir miydi? İşte bu andan sonra Buket, karşı koyamadığı bu narsistik istismara teslim olup, bu istismarın dehlizlerinde kaybolurken bir yandan da katilini aramaya ve geçmişinde karanlık kalmış tüm hikâyelerin izini sürmeye başlıyor. Yazar Nilüfer Şentürk Aşkın Narsistik Hâli’nde anlattığı ve aslında birçoğumuza tanıdık gelen bu hikâyenin sonunda bize bilmediğimiz bir şeyin cevabını veriyor.