Elif’in uçuk kaçık hayalleri yoktu. Kendi de biliyordu ki öyle çok güzel alımlı bir şey değildi. En yakın arkadaşı Hatice gibi öz güveni yüksek, güzel, alımlı biri olarak doğmamış ve büyümemişti. Yengesi Emel gibi kendisine delicesine âşık kocası ve kızıyla mutlu mutlu yaşayan bir kadın da olamayacaktı. Daha basit hayalleri vardı. İçine doğup büyüdüğü çevrenin her bakımdan kutsanmış insanlarından farklı olarak biriyle tanışmak, sevmek, öyle çok yakışıklı olmayacağını bildiği, ayaklarını yerden kesmeyeceğini baştan kabul ettiği müstakbel sevgilisiyle çok bakire yalnızlığına son vermek istiyordu. Bir aday da vardı üstelik. Hayallerinin çok ötesinde bir aday. Peki patronunun soğuk arşiv odasını tutuşturan bakışlarını nereye koyacaktı? Normal şartlar altında görünüşüyle alay eden, onu kabuğundan çıkmaya zorlayan asırlık belasını gerçek bir belaya dönüştüren neydi?
Harun kendini hep düz bir adam olarak tanımlardı. Belki biraz soğuk ama net bir adam. Çekiciliğinin farkındaydı. Uzun süreli düzgün ilişkiler yaşardı. Acıyıp şirketine aldığı, aile dostlarının kızına da sık sık söylediği gibi insanlar net olmalıydı. Ama kızın beklentilere uyan tek bir kemiği yoktu tabii. Kurallara uymaz, tuhaf giyinir, kendisine saksıdan daha ilgili bakmazdı. Peki gece yarısı ter içinde uyandıran düşler neydi o zaman? Bir arşiv odasının soğuk duvarına yasladığı kızı ömrü boyunca kollarında tutmayı nasıl isteyebiliyordu bu kadar? En yakın arkadaşının kardeşi… Uzaylı Zekiye... Kafayı yemiş olmalıydı.