Dağlarından ballar, ovalarından yağlar akan; üstüne unutulmaz türkülerin bestelendiği Anadolu; kıraç tarlalar, yayvan tepeler, susuz dereler, söğüt ağaçları tüm genişliği ile uzanıyor gözümün önünde. Yollar uzar ve uzadıkça, bizi mutlaka bir köyün kenarına getirir. Köylerinde akşamın rengi, göğü süsleyen yıldızların pırıltılı ışıkları altında, rahmetten bir örtüye dönüşür. Bu muhteşem şölende; âdeta yıldızlara yaklaşılır, bulutlarla, rüzgârla sarmaş dolaş olunur.
Anadolu’da akşam olur. Hava kararır. Zaman masmavi dakikalar içinde akıp geçerken; Uzak dağ köylerinde çorbalar pişer, tezek ateşlerinde. Ocak başlarında ise; yarınların düşleri karışır saman alevlerine… Kuşlar yuvalarında derin bir sükûta bürünmüştür.
Bozkır ve doğa temalı bu eserde, güzel yurdumuzun; doğusuyla, batısıyla, güneyiyle ve kuzeyiyle dağlarını, denizlerini, ormanlarını, kuşlarını, yağmurunu, çiçeklerini ve rüzgârını nakış nakış işler; serin yaylalarındaki pınarlarında, avuç dolusu soğuk sular içeriz. Bizim Anadolu; bizim sıcacık memleketimiz.
Anton Pavloviç Çehov; Bir arkadaşına yazdığı mektupta; Bozkır’ı yazmak için çok enerji harcadığını, başarılı olup olamadığını bilmediğini ama her ne olursa olsun; bunun kendisinin başyapıtı olduğunu söyler. Çehov’a katılıyorum.