Bir uzun hikâye olur sevgi, "her şey sevgiyle başlar".
Mustafa anlatıyor, şu koşan çocuk. Bir zamanlar 16 yaşındaki genç. Babasını ardında bırakıp bir başına yola çıkan genç adam. Babasının daktilosuyla bir solukta döküyor hikâyeyi. Uzun, çünkü dolu dolu bir hikâye bu. Yolların, kasabaların, mücadelenin ve umudun hikâyesi.
Ali, dedesiyle beraber Bulgaristan'dan göçüp Eyüp'e yerleşir, rızklarını topraktan çıkarırlar. Mahalleli önce diş bilemiş, sonra dede Pelvan Sülüman bir silkelemiş adamları. Pabuç bırakacaklardan değil, bildiği yoldan ayrılmayan bir adam. Doğruluktan şaşmaz. Ali de dedesinden alıyor bu huyunu. Feride'ye aşık oluyor, belalı ailenin kızı. Abileri kızı zengin birine yamamaya çalışıyor, dövüyorlar kızı bir de. Ali bu abilerin ve yamanacakların olduğu sinemayı yakıyor, Feride'yle birlikte düşüyorlar yola. Uzun hikâye böyle başlıyor. Bir istasyondan diğerine, kök salacak bir yer bulana kadar yolculuk devam edecek. Bitmiyor bu yolculuk; Feride'nin abilerinden kaçış bir süre sonra sona erse de ilk duraklardan birinde Ali'nin adı sosyaliste çıkmış, lakap olarak kalmış. 1960'ların Türkiyesi için ana avrat küfretmek oluyor birine sosyalist demek. Dönemin siyasi ortamı bunu gerektiriyor, bu yüzden de sözde sosyalistliği yüzünden hiçbir yerde tutunamıyorlar. Doğruluk, dürüstlük oluyor sosyalizm, komünizm, vatan hainliği, daha neler neler. Dönem insanının çıkarları doğrultusunda kavramları nasıl çarpıttığı ve kötülüğe kılıf bulabildiği söz konusu, bu yüzden Ali duramıyor hiçbir yerde, ailesiyle birlikte kasabadan kasabaya. Umutları hiç kaybolmuyor, bir ev bulacaklar mutlaka.
Üç durak var, hikâye ilkiyle başlıyor. Tren şefiyle arkadaş olan Ali, adını daha önce hiç duymadıkları bir kasabada indiriyor ailesini, eski bir vagonu ev haline getiriyor ve orada yaşamaya başlıyorlar. Ali'nin ağzı laf yapıyor, yakışıklı adam, jilet gibi giyiniyor her gün. Önemli bir insan intibası uyandırıyor, yerliler de seviyor adamı. İş mi ayarlanacak, Ali hemen ayarlıyor. Her şey yolunda gidiyor, ta ki oranın kan emicilerinin ağına takılana kadar. Ali arzuhalci, Ali kitapçı, Ali okul kâtibi. Ali okulun bahçesini işleyip cennet haline getiriyor, müdür bey her şeyin üstüne konuyor, Ali de alıyor bir gece bütün meyveleri sebzeleri, konu komşuya dağıtıveriyor. Başka bir durağa.
Feride hamile, bir gece fenalaşınca doğruca ilk trenle hastaneye. Mustafa evde bekliyor ki beraber dönsünler. Ali dönüyor, elinde annenin pardesüsü. Sarılıp ağlıyorlar. Mustafa, babasının ilk kez o zaman ağladığını görüyor. Biri annesini kaybediyor, diğeri de hayatını büyük bir mutlulukla paylaştığı karısını. Ali için yolculuk eksik kalıyor, Feride yanında olmayacak ama Mustafa var, Feride'nin fotoğrafı var, bir de saka kuşuyla küpe çiçeği. Feride'den hatıra. Yola devam.
Mustafa büyüyor elbette. Annesi öldüğünde küçüktü, lise çağına geldiğinde bir kasabada babası arzuhalcilik yaparken hikâye biraz kendisine dönüyor. Kasaba yaşantısı, dönemin gençleri, aşklar, yazılan mektuplar, dönemin sosyal ve siyasal ortamı. Bu kitabı üç kez okudum ve son okuyuşumda, birkaç aydır küçücük bir kasabada yaşadığım için, İstanbul'un kaosundan uzaklaşıp küçük yerlerin yaşam tarzını gördükten sonra tam olarak anladım. En ufak bir hareketiniz bile laf olur, yayılır sağa sola. Yabancılanırsınız. Yeri gelince adam yerine koymazlar bile. Mustafa'nın gençliğini yaşadığı ortam böyle bir ortam. Tabii babasına çekmiş o da, hiçbir şeyin altında kalmıyor ama yolculuklardan da sıkılıyor, ayrılmak istemiyor artık büyüdüğü kasabadan. Son ayrıldıklarında eskinin eşkıyası, yeninin zabiti Zopuroğlu sıkıştırıyor iyice Ali'yi, polisler basıyor evi. Gidiyorlar.
Son kasaba, baba-oğul için dönüm noktası oluyor. Mustafa üniversiteyi kazanamıyor, babasının devraldığı kitapçıda çalışıyor. Aşık olduğu kız Mustafa'yla kaçmak istemeyince, Ali de yerel bir gazetede yazdıkları yüzünden hapse girince yol yine gözüküyor, bu sefer Mustafa tek başına gitmek zorunda. Son ziyarette Ali, Mustafa'ya daktilosunu veriyor, bir bildiği var. Başa dönüyoruz, Mustafa her şeyi bir gecede yazıveriyor o daktiloyla, babasının o güne kadar çalamadığı mızıkasını çalabiliyor bu kez. Yeni bir hikâye başlıyor, önceki kadar umut dolu. Sevgi yok belki ama o da olur. Bir gün her şey olur, kervan yolda düzülür.
Filmini izledim, keşke izlemeseydim diyorum. Olay örgüsü karman çorman, Ali pek delikanlı. Ben adamı dingin biri olarak canlandırmıştım. Haksızlığa gelemez, onun dışında ağzı laf yapar ama pek konuşmaz da. Filmde böyle değil. Gerçi Kenan İmirzalıoğlu on numara olmuş.
Kutlu'nun hikâye anlatıcılığının en güzel örneklerinden bu, sıkıntılı bir dönemde yaşamaya çalışan umut dolu insanların serüveni. Bizim topraklarımızda, bizim insanlarımızın arasında. Oraları bilmeyen birinin mekan, karakter ve atmosfer yaratmada bu derece başarılı olabileceğini düşünmüyorum. Klasikler dışında okuduğum kitaplara dönmeyi pek sevmem ama bu bir Türk klasiği bana göre, Mustafa Kutlu da edebiyatımıza pek özgün bir soluk kazandıran harika bir yazar.
“Uzun Hikaye”, bizleri uzun bir hikaye serüvenine doğru sürüklerken, daha önce yaşanmışlıkların bir daha asla ve asla tekrar etmeyeceğini hatırlatıyor. Kelimelerden hüzünler dökülürken, günümüzde yağ tenekelerine çiçek dikme ihtimalinin ortadan kalktığına da işaret eder. Sosyalizmin ne olduğunu bilmeden sosyalistçe yaşayan ve adı bu yüzden Sosyalist Ali’ye çıkan bir baba ile oğulun hikayesidir karşımızda duran. Ali’nin günümüzde bilinen manasıyla sosyalist olmadığını da belirtelim. Yazar bu eserinde sosyal adalete de dikkat çekmektedir. Haksızlığa ve zulme karşı direnen Ali ile asıl memleketinin neresi olduğunu, hangi şehirden, hangi kasabadan, hangi köyden olduğunu çocukluğundan itibaren sorgulayan oğlunun anlatıldığı hikayede masum bir aşkı okurken aile kavramının ne kadar kıymetli olduğu okura sunulmaktadır. Bulgaristan’dan birlikte geldiği dedesiyle İstanbul’da hayata tutunma mücadelesi veren Ali, Eyüp’ün güzel kızlarından birine sevdalanmasıyla gelişen hadiseler sonrası Anadolu’nun ücra köşelerinde bitmek bilmeyen bir azimle hayat mücadelesine çekirdek ailesiyle devam eder. Oğlunun hafızasından ve dilinden yüreklerimize dokunan bir metindir “Uzun Hikaye”.
Mustafa Kutlu'nun en bilinen eserlerinden biri. Kesinlikle okunması gereken bir hikaye. Yazıldıktan yıllar sonra muhtemelen 2010'lu yılların başında Osman Sınav tarafından sinemaya uyarlandı bu kitap ve Osman Sınav harika bir iş çıkardı. Başrollerdeki Kenan İmirzalıoğlu ve Tuğçe Kazaz'ın çok iyi iş çıkardıklarını da söylemek lazım. Eserlerinin sinemaya uyarlanması konusunda çok titiz davranan Mustafa Kutlu bu uyarlamayı o kadar beğenmiş olmalı ki kitap bu uyarlamaya özel olarak kapak resminde başrollerin olduğu özel bir baskı bile yaptı. Hem okunmalı hem izlenmeli.
Kitabın adı her ne kadar "Uzun Hikaye" olsa da, bir çırpıda okuyup bitireceğiniz sürükleyici bir eser. Uzun Hikaye Baba ile evladının hikayesi. Bütün yaşamı oradan oraya savrulmakla geçen Ali Bey, ilk sevdası Münireyle birleşen hayatı ve bu evlilikten doğan hikayeyi onun anlatım ile okuduğumuz yol arkadaşı oğlu. Hayat baba oğulu oradan oraya sürüklerken karşılarına çıkan ve bir şekilde hayatlarına dokunan insanların da hikayesini anlatıyor kitap. Yazarın dili oldukça yalın ve sade olduğundan dolayı kurgusal olarak çok çabuk odaklanabiliyorsunuz hikayeye. Başrolünü Kenan İmirzalıoğlu'nun oynadığı Film uyarlaması da bulunan Uzun Hikaye kitabını hem okuyup hem de izlemenizi tavsiye ediyorum..
Bu kitabı okurken, elli yaş üzeri İnsanların hayatında muhakkak bir kesit bulabilirsiniz.
Yokluğun, çaresizliğin, acının, yalnızlığın, insana neler yaptırdığı, ne tür bir cesarete sürüklediği, belki hayattan tam umudunu kestiği anda karşısına çıkan yeni fırsatları lehine çevirmek için ne gayretler edinildiği, hatta biraz daha ileri gidersek cahil cesareti ile işe koyulanların karşı tarafta çekemeyen bir grubun başına neler getirebileceğini, ne iftiralar atabileceğini varın siz düşünün.
Binlerce insanın yaşanmışlık hikayesi, dil ve anlatım açısından zengin akıcı..
Anadolu’da insanlar birbirlerini hitap ederken "lakap" kullanmaları halen günümüzde bile süregelen bir durumdur.
Sosyal Adaletin olmadığı bir yerde güçlünün zayıfı haksızca yok ettiği, hüzün dolu bir serüven...
Kullanılan dil ve olayların 1970'li yılları resmettiği, bir solukta okunabilen bu eser ufuk açıcı bir hikaye...
Teşekkürler Sayın, Mustafa Kutlu.
Mustafa Kutlu`nun tür olarak ilk uzun hikayesi. Kitabın ismi de tevriyeli kullanılıyor. Hem anlatılanlar uzun hikaye dedirtecek şekilde karmaşık hem kitabın türü uzun hikaye. Eser annesini kaybeden bir çocuğun babası ile yaşadığı uzun, çalkantılı, dokunaklı bir macerayı dile getiriyor. Adalet duygusuna sürekli vurgu yapılan hikaye; Anadolu insanına ,döneme ayna tutuyor.
Mustafa Kutlu, sıradan çevremizdeki insanları, bizim dikkatimizi çekmeyen ama hep çevremizde olan bizden birilerini anlatmayı tercih ediyor.
"Yurdum insanı" ifadesini karşılar nitelikte kişiler bunlar.