Yaşamı, iyiyi ve kötüyü, suç ve cezayı, şiddeti ve tedavisini, özgür iradeyi, toplumda eriyip yiten bireyi ele alan sarsıcı bir roman. Bu romanın; sisteme eleştiri, beyin yıkama, bireyin değişimi ve dönüşümü gibi konularda zamansız olduğunu söylemekte fayda var. Film izler gibi okunuyor. Yazarın besteci kimliği, romanın temposunda da kendini başarıyla ifade ediyor. Dokuzuncu Senfoni bu kitaptan sonra insanın kulağına bambaşka geliyor.
Edebiyatta argonun yeri bakımından Otomatik Portakal iyi bir örnek, bu çevirisini çok doyurucu buldum. Dil olarak okuması kolay, hatta argosu yer yer eğlenceli fakat pek nahoş içeriği kesinlikle gül bahçesi vadetmiyor. Okurken sinirleri bir miktar yıpratıyor ne yazık ki. (Sinir bozuculuk seviyesi bana göre; Asılacak Kadın, Sineklerin Tanrısı, Lolita gibi romanlardan biraz fazla.)
Hikayenin anlatıcısı olan anti-kahramanımız Alex; şiddeti normalleştirmiş, bundan zevk alan biri. Bize anlattığı dünya ise tam anlamıyla bir etme bulma dünyası aslında.
Yıllardır pek çok tartışmaya konu olan bu eser; felsefeye ve insana dair merakı olanlar için dolaylı bir hazine. Pavlov’un köpeği; Otomatik Portakal’da Dr. Brodsky’nin insanı olarak karşımıza çıkıyor.
Bu insanlar neden böyle? İnsanı topluma kazandırmak mümkün mü? Mümkünse bu nasıl yapılır? Şiddete meyili ortadan kaldırmak bir çözüm müdür?
Tüm bunlara yanıt niteliğinde bir şey aktarıyor bize Alex 38. sayfada:
“Yetişkinlerin savaştığı, bombalar attığı, birbirini kesip doğradığı, acımasızlığın kol gezdiği bir dünyada gençlerin yurtsever, dine bağlı, uslu, terbiyeli olmaları söz konusu değildir.”
Üzerine düşünmeye değer pek çok soru sorduran bir kitap ...
Otomatik Portakal, okurken rahatsız etmeyi başaracak kadar canlı bir anlatım sağlayan birinin kaleminden çıkmış. Hikâyenin yarısını karakter gelişimine harcamış ki bu ikinci yarıda ele alınan konu için elzem. Anti kahraman yarattığını düşünürsek aslında riskli bir seçim. Yazıldığı dönemin atmosferini yansıttığı halde o zamanın okurunu dahi dehşete düşürmüş. Özellikle, bir kitabın değerine ilk birkaç sayfada karar verme gafletine düşenlerin kitabın besleyici kısmına ulaşamamaları mümkün. Eğer olur da çeşitli sebeplerden kitabı yarıya varmadan bırakmayı düşünürseniz, bir şans verip ilerlemenizi tavsiye ederim. Mükemmel bir perspektifle ele alınmış ve detaylarda derin anlamlandıran bir kitap. Müthiş bir son yazıldığını söyleyemem, sonda tatmin edici bir veda olmuyor bu kitaba. Üstelik ikinci kısımda çok fazla boşluk var. Başta inşa ettiği o etkiyi ikinci kısımda kaybediyor. Birden her şey hızlanıyor ve nedense oldu bittiye geliyor kitap. Yine de bu haliyle bile size ve okuma tecrübenize çok şey katacağını düşünüyorum.
Kitap argo bir dille yazılmış ve çevirmen de bunun hakkını vermiş. Birkaç noktada daha iyi tercihler olabilirdi diye düşünüyorsunuz ama genelinde atmosferin içine giriyor, karaktere inanıyorsunuz. Kitabın detaylı olarak suç sahneleri işlediğini göz önünde bulundurmanızda da fayda var. Size uygun olmayabileceğini veya benzer travmalardan dolayı ruhsal sağlığınızı tehdit edebileceğini düşünüyorsanız grupla okuma tavsiye edebilirim. Bir okuma grubuyla bölüm bölüm okuyup üzerine tartışarak ilerlemek tatsız duygulara çekilmenize engel olabilir.
Buradan sonrasında sürpriz bozan detaylar verebilirim.
Kitabın adıyla başlayalım. Tavsiyem adını unutup öyle okumanız olur. Çünkü bu konuda pek tatmin olamayacağınızı söyleyebilirim. Çeviriden dolayı mı bilmiyorum ama adıyla kitap bütünleşmiyor pek. Orijinalinde o anlamı daha çok yakalıyorsunuz ama yine de metin içinde çok da etkili kullanıldığını düşünmüyorum. Tokat gibi çarpması gerekiyordu son bölümlere doğru. Yine de üzerine düşününce bir yere bağlanıyor elbette. Kitabın arka kapak yazısında da okuyacağınız gibi argo bir deyişten geliyor adı. Yazar çok beğeniyor ve bir kitap adı olarak kullanmak istiyor. Başkaları tarafından yönlendirilen tuhaf bir tip anlatılır bu ifadeyle. Clockwork kelimesi saat mekanizmasıdır ve bildiğiniz gibi saatler kuran kişinin zamanını gösterir. Orange yani portakal kelimesinin seçilmesinin de yine arka kapak yazısında bir açıklaması var. Ancak ben bunu bir saat mekanizmasıyla can bulmuş bir portakal gibi yorumlamak istiyorum. Doğasından uzaklaşmış ve bir portakal olmanın gereksinimlerini yerine getirme konusunda mekanik bir sistemin boyunduruğuna girmiş oluyor. Bilin bakalım, kim gibi? Evet, Alex.
Alex, 15 yaşında bir ergen gibi değerlendirilebilir ilk okumada. Yani henüz kendini bulamamış ve fırtınalı bir arayış içinde kaybolmuş biri gibi görünebilir. "Ah, çevresi kötü olmasa iyi çocuktur aslında." gibi düşünebilirsiniz. Ancak kitabı okudukça kendini aslında tanıyan ve kötülüğü bir seçim sonucu elde etmiş olduğunu anlıyorsunuz. Çizgileri olan, neyi sevip sevmediğini gayet iyi bilen, özüyle ilgili iç sorgulamalarla boğuşmayan biri. Göreceksiniz ki vicdan azabı, pişmanlık duymuyor. Sabahlarının resmedilişi de melankolik değil. Yani Alex'i bir çocuk olarak göremeyiz artık.
Kitabın içindeki sorgulanan düşünceyi az çok biliyorsunuzdur. Papazın da üzerine basa basa söylediği gibi, birinin elinden karar verme hakkını alırsak o kişi kötülük yapmadığında iyi biri kabul edilebilir mi? Hepsinden öte bu kişiyi insan olarak görebilir miyiz? Yaptıklarına bakınca zaten insanlığını sorguluyor olacaksınız ama Pavlov'un klasik koşullanmasını da temel aldığını düşününce burada daha derin bir sorgulamanın bulunduğunu rahatlıkla görebiliyorsunuz. Peki insan olmaması durumunda dönüşülen şey ne? Şu anda bile özgürce aldığımızı düşündüğümüz kararlarda dahi ne çok şeyin etkisi altında olduğumuzun farkında değiliz. Mesele insan olup olmadığı sorusu değil aslında. Burada toplumsal huzuru sağlayabilmek adına suç işleyen kişinin kazanılmasının mümkün olup olmadığı sorusu. Bu çok ilginç. Klasik koşullanmanın bir yöntem olarak seçilmesi kesinlikle kitabı çekici kılan bir detay. Sonucunu görmek istiyorsunuz. Peki, suça iten nedenler çözümlenmeden bu koşullandırma içsel bir hapishane yaratmıyor mu? Kitabı o sona bağlayan asıl sebep de bu aslında.
Tedavi için kullanılan teknikte Alex'in bilinçaltını görüyoruz. Başta bunların seçilmiş gerçek görüntüler olduğunu düşündüm ama ya bilinçaltının bir yansıması ya da Alex oradaki kişiyle öyle özdeşleştiriyor ki kendini orada olanlardan bağımsız bir halüsinasyon tecrübe ediyor. Olaylar paralel gidiyor gerçek hayatıyla ama nedense daha vahşi yansıyor. Bu da demek oluyor ki Alex kötü biri olmayı seçmiş ve hatta derinde daha vahşileşme isteği var. Ancak bir şekilde bazı yaptırımlar onu frenliyor, şaşırtıcıdır ki. Yalnız bir detay var ki okurken çok dikkatim dağıldı. Okumaya devam etsem de zihnim orada kaldı. Bu görüntülerin içinde Nazi Almanyası'ndaki işkenceler de vardı. Ancak eğer gözden kaçırmadıysam Alex'le ilgili böyle bir detay verilmiyor. Alex'in zihninde neden böyle bir görüntü var ? Alex'in kötü olmayı seçmesindeki neden bu detayda gizli olabilir mi?
Detaylarda çok fazla lezzet var ve her biri okuma sürecini verimli hale getiriyor. Metni kanırta kanırta okumakta fayda var. Dönem ve yazar okuması yaptıktan sonra yeniden okumak iyi olabilir. Müziğin dramatik yapının bir parçası haline gelmesi, tedavi amaçlı uygulanan teknikle ilgili detaylar, papaz ve bakanın iki farklı görüşü temsil etmesi ve din ve devletin bireyin menfaati için yaklaşımına bir bakış açısı sunması, ihtiyaç duyulan şeyin iyiliğin var olmasını mı, yoksa tercih edilmesi mi sorusu, iğnenin etkisiyle görüntülerin izletilmesinin Alex'te zihinsel bir değişime sebep olmaması ve beyinle beden arasında uyum problemi yaratması, bununla birlikte toplumu koruma adına Alex'i dış tehlikelere karşı savunmasız bırakması sorunu ve Alex'in aslında yine topluma kazandırılamamış olması gibi üzerine düşünülecek çok şey var. Okumanın güzelliği asıl burada yatıyor işte. Tüm bu sorular cevap bulmasa bile sadece sorulması dahi düz bir okumadan daha çok şey kazandırıyor. Bu kitap da kendinize ve topluma dair derin düşüncelere itecek ve çok daha geniş bir açıdan bakmaya başladığınızı fark edeceksiniz.
Ben de henüz geçen hafta okudum. Kitap beni her düşündürttüğünde farklı yerlerden okurların yorumlarını inceliyorum. Öyle güzel anlatmışsınız ki sanki kitap hakkında sohbet ettim biriyle, teşekkür ederim.
Bu kitap distopya edebiyatının en çarpıcı örneklerinden biri olarak kabul ediliyor ve okuyan herkeste iz bırakma potansiyeli olan bir eser.
Kitap, genç anti-kahraman Alex’in şiddet dolu hayatını ve onun devlet eliyle “düzeltme” sürecini anlatıyor.
Romanın en güçlü yanı, özgür irade ve toplumsal düzen arasındaki çatışmayı sert bir şekilde sorgulaması. Alex’in vahşeti kadar, devletin ona uyguladığı zoraki rehabilitasyon yöntemi de insan doğasına ve etik değerlere dair sorular doğuruyor. Örneğin; “İyilik, seçim hakkı olmadan hâlâ iyilik midir?” gibi...
Kitabı bitirdiğinizde, şiddetin, özgürlüğün ve toplumun birey üzerindeki etkisinin ne kadar karmaşık olduğunu daha derinden hissettiriyor.
Anthony Burgess’in hem dil kullanımı hem de işlediği konular açısından cesur bir tavır sergilediği bu romanı okumanızı tavsiye ederim. Şimdiden iyi okumalar...
Editorün SeçimiBu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.Bilgi İçin
Oldukça çarpıcı bir roman olan Otomatik Portakal’da Anthony Burgess, işlediği suçlardan dolayı hapse atılan Alex'in üzerinde denenen bir tedaviyi ve bu tedavi sonucunda yaşadıklarını konu almaktadır. Okuyucuyu oldukça etkileyen ve sorgulatan bir eser olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Distopya türünün çok iyi bir örneği olan bu romanda, yazarın oluşturduğu korku atmosferi oldukça çarpıcı ve okuyucuyu diken üstünde hissettirmekte çok başarılıydı. Eser, iyi ve kötü olmak üzerine kendinizi sorgulamanıza neden oluyor. “Gerçekten iyi olmayı biz mi seçiyoruz, yoksa içimizdeki ilkel dürtüler kötü olmamızı isterken sadece topluma uymak ve bir parçası olmak adına mı iyi oluyoruz?” sorusu üzerine oldukça düşündüren bir eserdi. Kesinlikle okumanızı öneririm.
Kitaptan bir alıntıyla yorumumu bitiriyorum: "Seni bir makine biçimine sokmuşlar. Seçme hakkını elinden almışlar. Toplumun kabullendiği davranış türlerine boyun eğmek zorundasın.”
Herkese keyifli okumalar dilerim.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitabı okumadan önce fazlasıyla dikkatimi çekiyordu; okumamı tamamladığım süre zarfı içinde ise kitabın garip bir içeriğe sahip olduğunu söyleyebilirim ve bende büyük bir hayranlık uyandırmadı.
Dystopia’nın öncülerinden aynı zamanda yeraltı edebiyatında örneklerinden biri dil olarak sade ancak konu olarak çok ağır bir kitap. kesinlikle 18 yaş altı bireylerin okunması gerekiyor
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kötülüğün doğuştan mı geldiğini yoksa toplum tarafından mı beslendiğini sorgulatan, diliyle ve anlatımıyla sarsıcı bir deneyim. Alex’in dünyası karanlık olsa da sorduğu sorular hala güncelliğini koruyor.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazım olarak devrik ve zorlayıcı bil kullanılmış olmasına rağmen konusu itibariyle okunması gereken bir roman. İyi ve kötüyü bireyin kendisinin seçmesi ve bireyden alınarak birey adına başkaları tarafından seçilmesi arasında ki farklılıkları gösteren , bir bireyin kendi isteğiyle değil de başka birisinin başka bir birey için seçme hakkını kullanmasının da ne kadar göreceli olup hele ki siyasi emeller için kullanılmasının ne kadar dehşet verici olduğuna tanıklık edebileceğiniz bir eser.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şiddet, özgür irade ve toplum düzeni üzerine sert ve rahatsız edici bir distopya. Genç bir karakter üzerinden sistemin bireyi nasıl dönüştürebileceğini sorgulatıyor. Dili ve anlatımı alışılmışın dışında, etkileyici ama yer yer zorlayıcı.
Kitap bozuk düzeni anlatıyor. Bir grup gencin nasılsa yakalanmam deyip her şeyi yapabilirim düşüncesiyle istediği gibi suç işlediği bir dönemi konu alıyor. Okurken bazı yerler insanı çok rahatsız ediyor. Sonu çok kötüydü o kadar şeyi yap ama bunu gençliktir olur böyle şeylere bağla....