Kaplanın Sırtında
Kaplanın Sırtında

Kitapyurdu Fiyatı: 357,50TL

277Yorum
Ali Riza Malkoç
Kitapkurdu
02.12.2022
Bireyin İradesi, Milletin Dileği, Zamanın Ruhu
Bir döneme damgasını vuran olaylar ve şahsiyetler hakkındaki tarihi bilgileri, roman formunda ilgi ve heyecanla okudum. Geçmişteki olayları; tarihselci bir yaklaşımla, zamanın ruhu ve şartlarına göre değerlendirmek gerekir. Bu mantıklı ve hakkaniyetli kriterin süzgecinde, okuduğum anlatımlardan öncelikle sorular üretmek istiyorum: -Bir padişah, kral, yönetici, başkan veya başbakan; 33 yıl bir kurumun başında ve siyasi bir iktidarda kalabiliyorsa veya kendini kalmak zorunda hissediyorsa, bundan nasıl bir sonuç çıkarmalıyız? -Koca imparatorlukta, daha iyi, yedek veya alternatif bir şahsiyet yetişmemiş midir? -Yetişememişse sebepleri nelerdir? -33 yıl boyunca ve sonunda, bir gün görevi bırakmak gerektiğinde; geride kalanların da güvenle uyup, kabullenip uygulayabileceği, kalıcı ve kabul edilebilir bir yönetim sistemi, devlet aklı, neden geliştirilememiştir? -Avrupa ülkelerinde, yeni çağa damgasını vuran; bilim, teknoloji, sanat, etik, felsefe, mantık, hukuk, toplum ve yönetim bilimlerden ne kadarını, ülkemize katabildik? -Yetenek ve gücümüz, o günün şartlarına göre yeterli olabilir; fakat sınırsız ve sorumsuz olmasından ne kazandık? Soruların farklı cevapları olabilir. Yanlış, yanıltıcı ve yönlendirici açıklamalarla da karşılaşabiliriz. Daha dünkü bir olay, kaza ve söylemde; ortak bir karar ve kanıya varamıyoruz. Maddi gerçekliğe ulaşamıyoruz. Sultan II. Abdülhamit’in, birbiriyle hiçbir zaman birbiriyle barışık yaşayamayacak olan; kedi, köpek ve papağan beslemesi, merhametli bir yürek, stratejik bir beyin ve düşünceli bir anlayışın göstergesidir.(s.20) Ayrıca marangozluk mesleği ve müziğe ilgi duyması sanatkarlık ruhu da taşıdığının işaretidir. Tahta çıkma vaatlerinden olan, Kanuni-i Esasi’yi uygulamadan kaldırması; hukuk ve hürriyet adına elde edilen kazanımların, bir tür askıya alınmasıydı bu. Gereği ve gerekçesi neydi? Şenlikle ilan ettiğimiz Kanun-i Esasi’nin cenaze namazını kılmak neden gerekliydi ve ne kazandırdı? Hele hele, yanlış kararlar alındığı ve Türklerin azınlıkta kaldığı gerekçesiyle, meclisin kapatılması; istişare, şura, içtihat, çözüm ve alternatif arayışların devre dışı bırakılıp; baskı ve dayatma anlayışından beslenen bir tek adamlık rejimi kurmayı tercih etmesi, ayrışmayı ve çöküşü daha da tetiklemiştir. On iki bin kişinin çalıştığı bir saraydan söz edilmesi (s.53); güç, birikim ve istihdamın, adeta ağırlık noktasını işaret ediyordu. Tarih felsefesini anlamadan, tarihsel bilgi aktarımını yorumlamakta zorlanırız. Tarih bilinci ise bunların karmasıyla şekillenir. Kurgusal bir anlatım; tarih bilincini tam karşılamasa da, merak uyandıracağı için bir basamak sayılabilir. Peki, padişah, karar ve uygulamalarında, hadi meclisi kapattı diyelim, emrinde görev yapan 12 bin kişinin fikir, öneri ve deneyimlerine başvuruyor muydu? Yoksa hilafet makamında, ilahi bir vekil olarak tek hüküm ve yetki sahibi miydi? Sorunun cevabı, “evet” değil mi? Peki o zaman; İslam’ın (fıkıh ve ilahi kitap yoluyla) önerdiği, emrettiği; istişare, meşveret, şura ile karar alıp uygulama emrini nereye koyacağız? Yoksa dünyada uygulanması gereken bir kural, öteki dünyaya ötelenmesi mi tercih edilmişti? Güvensizliğe, şüpheye dayalı sıkı bir takip/denetim ile daraltılan özgürlük alanı ve hafiyelerin yazdığı, saraya ulaşan ihbar mektupları, sarayın boyunu aşınca, okumadan yakmak zorunda kaldıklarını başka bir kitapta okumuştum. Böyle bir yönetim, böyle bir toplum anlayışıyla elbette kalıcı bir düzen kurulamazdı. Sayfa 88’de, padişah daha 24 yaşındayken gezdiği Avrupa’ya olan hayranlığını gizlemiyor. İflas eden tüccar, ticari yaşamında başarısız olmuştur, devrilen bir hükümdar da yönetim alanında. Bu olumsuz sonuçların tek nedeni, kötü insanlar olduklarına bağlanamaz. İyi insanlar da batabilir, devrilebilir. Tavan süslemesi için, 14 ton altın kullanılan Dolmabahçe Sarayı için, Fransızca bir dergide, “sadece Dolmabahçe Sarayı bile, borç içinde yüzen Osmanlı maliyesini çökertmeye yeterdi” cümlesi de dün ve bugün için ibretlik bir tespittir. (s. 106) Sansür, jurnal, ihbar, sürgün, korku ortamı ve kapatılan bir meclis ile oluşturulan baskı rejimi, ne kadar sürebilirdi ki? Ve neden devam etsin, yakıtı biten, sürücüsü katledilen bir araç hareket edebilir mi? Öneri olarak da şunu ileteyim: Elimizdeki kitap bir roman olsa da; birinci bölüm, ikinci bölüm altındaki konu başlıkları ve ekleri için girişte bir içindekiler bölümü açılabilirdi. Kişiler ve tarihi olaylar ise; orijinal veya çizim fotolarla süslenebilirdi. Bir kaplanın sırtında yaşamak zorundaysanız; ya kaplan ölünce inersiniz veya siz güçten düşünce. Dilerim hiçbir yönetici, kaplanın sırtında yaşam sürmek zorunda kalmaz. Verimli okumalar dilerim.
İzzet Eroğlu
Kaşif
10.03.2023
Tarihî Hesaplaşma
Yazar, Osmanlı tarihinin en tartışmalı ve hakkında muhtemelen en fazla yazı yazılan ve yorum yapılan padişahı II. Abdülhamid’in tahttan indirilişini müteakip Selanik’e sürgüne gönderilmesi ile Balkan devletlerince Selanik’in işgal tehlikesinin baş göstermesi üzerine Selanik’in tahliyesi kararı çerçevesinde Selanik’ten İstanbul’a dönüşüne kadar olan zaman dilimini konu olarak ele almıştır. II. Abdülhamid’in sürgün yılları, sürgün doktoru Atıf Hüseyin Bey’in kalemiyle anlatıma kavuşmuştur. II. Abdülhamid ve sürgündeki hanedan üyelerinin doktoru olan Atıf Hüseyin Bey, her günkü rutin sağlık ziyaretlerinde Padişah’ı konuşturmakta ve konuşulanlar doktorun eve dönmesini müteakip kâğıda dökülmektedir. Romana özelliği veren temel konu hesaplaşmadır. Adeta eserde otuz üç yılın hesabı tarih karşısında okuyuculara sunulmaktadır. Osmanlı’nın en kritik otuz üç yılının 320 sayfaya sığdırılması mümkün mü? Asla mümkün olmamakla birlikte temel suçlamalar ve II. Abdülhamid’in bunlara yanıtları kapsamında genel bir çerçeve çizilmektedir. Yazar esasında tarihimizde ideolojik yaklaşımların en fazla görüldüğü netameli bir alana el atarak cesur bir girişimde bulunmuştur. Efsanelerin, doğru ve yanlışların, ak ve karanın karıştığı, herkesin kendi açısından baktığı ve gerçekliği bir şekilde bilinçli veya bilinçsiz görmek istemediği tarihin bu tartışmalı alanına el atmak gerçekten büyük bir cesaret işidir. Gerçekliğe son derece susadığımız süreçte bir nebze de olsa tarihî hakikatlerin ortaya çıkmasını sağlamasıyla eserin önemli bir işlev gördüğünü söylemek mümkündür. “Bir karış toprak kaybedilmedi.” efsanesinden İmparatorluk’un satıldığı yaygarasına kadar gerçeklikten uzak ve her türlü suiistimalin olduğu bir alanda kalem oynatmak kolay olmasa gerek. Böyle durumlarda doğrucu Davut rolünü kimse kabul etmek istemez. Böyle durumlarda ön yargıların yıkılmasının atomun parçalanmasından daha zor olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Tarihî olayların değerlendirilmesinde ve anlaşılmasında, bizde ihmal edilse de, konunun psikolojik boyutu önem arz etmektedir. Eser bu anlamda yeterli düzeyde olmasa da II. Abdülhamid’in hâlet-i ruhiyesini irdelemesi bakımından önemlidir. Merhum Faruk Erem’in “Suçluyu kazıyın, altından insan çıkar.” vecizesinden hareketle bir adli vakanın bile tam olarak anlaşılmasında psikolojik boyut son derece önemli iken tarihî bir şahsiyetin anlaşılmasında da bu unsur göz ardı edilemez. Hele hele otuz üç yıla dair bir hesaplaşmada konunun psikolojik yönlerine değinilmemesi mümkün değildir. Eserdeki psikolojik analizler sathi kalsa da bu yönde önemli bir adım atılmış olması bakımından bunu belirtmek gerekir. Eserde üslup akıcıdır ve anlaşılır bir dil kullanılmıştır. Kurgu büyük ölçüde tarihî gerçeklikle bağdaşmaktadır. Yazar, kurguda tarihî vesikaların ötesine çıkmayı pek tercih etmemiştir. Bununla birlikte eserde yazım kurallarına gerekli riayetin gösterilmesi; yazım yanlışlarından noktalama işaretleri hatalarına kadar birçok konuda özensizliğin olmaması için, bu tür eserlerin yayımlanmadan önce emektar bir musahhihin elinden geçmesi son derece faydalı olacaktır.
Zübeyr Yıldırım
Kitapkurdu
16.11.2022
Kaplanın Sırtındaki Son Sultan
Livaneli’nin 10 yıl düşünce aşamasında tutup 5 yılda yazımını bitirdiğini belirttiği “Kaplanın Sırtında”, cumhuriyet döneminin belki de üzerinde en çok tartışma yapılan şahsiyetlerinden biri olan Sultan 2. Abdülhamid’i merkezine alıyor. Her kesimin -objektiflikten uzak kriterlerle- bir Abdülhamid figürü çizdiği bu ülkede, Livaneli de çoğunu sığ olarak gördüğü bu tartışmalara taraf olmadan kendi Abdülhamid figürünü ortaya koyuyor. Abdülhamid’i bulunduğu dönemin şartları içinde bir insan olarak ele alıyor ve göklere çıkarmaktan ya da yerin dibinde konumlandırmaktan sakınan bir üslup benimsiyor. Aslında eserin girişinde ve birçok röportajında belirttiği gibi yer verdiği karakterlerden ziyade o dönemin ruhunu (zeitgeist) anlamaya çalışıyor: “Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından birisi olan İkinci Meşrutiyet ve Sultan Abdülhamid konusunu ideolojik ve sığ kamplaşmalardan uzak bir biçimde ele alıp, o devrin ruhunu ve zihniyetini yansıtmaya çalıştım.” Doktor Hüseyin Atıf Bey’in, Abdülhamid’in kızları Ayşe ve Şadiye Sultanların, oğlu Abid Efendi’nin, Zaptiye Nazırı Hüseyin Nazım Paşa'nın, sonradan Başbakanlık görevi de yapacak Ali Fethi (Okyar) Bey’in anıları ve tespitleri yazara kaynaklık etmiş. Kitap her ne kadar bir roman olsa da tarihi belgelere dayanılarak inşa edilmiş. Yazar, eserin sonunda, yararlandığı kaynakları ve romanda geçen tarihi şahsiyetleri tek tek sıralamayı ihmal etmemiş (s. 313-322). Heyet-i Mebusan’ın ve Heyet-i Ayan'ın 27 Nisan 1909'da aldığı, 2. Abdülhamid'in tahttan indirilmesine ve yerine 5. Mehmed'in geçirilmesine ilişkin kararın ardından 2. Abdülhamid, Selanik'e götürülmüştü. Alâtini Köşkü'nde ev hapsinde geçen günler, 1. Balkan Savaşı'nda Yunan Ordularının Selanik kapılarına dayanmasıyla sona ermişti. 2. Abdülhamid, 1912'de köşkten alınıp bir Alman gemisine bindirilerek İstanbul'daki Beylerbeyi Sarayı'na getirilmiş ve takvimler, 10 Şubat 1918'i gösterdiğinde, 75 yaşındayken kalp yetmezliği nedeniyle vefat etmişti. Roman, sultanın, Selanik’e sürgüne gidişinden Beylerbeyi Sarayı’na dönüşüne kadar olan zaman dilimini içine alacak şekilde, sultana ve ailesine bakmakla görevlendirilen askerî doktor Hüseyin Atıf Bey’in tuttuğu tamamı 12 defterden oluşan günlükler esas alınarak kurgulanmış. Yeri geldikçe de geçmişte yaşananlara dönüşler yapılarak Abdülhamid’in saltanat ve şehzadelik günlerine dair detaylara girilmiş. Gerçekte oldu mu bilinmez ama doktor ve sultan arasında 33 yıllık devrin hesaplaşmasına dair tartışmalara da yer verilmiş. "Tek istediğimiz Osmanlı'nın da Avrupa gibi olmasıydı, ilme fenne dayalı olarak kalkınmasıydı. Ama siz bu yolda çalışacağınıza, bizlerin peşine hafiyeler takıp ses çıkaranı hapse tıktınız, zulmettiniz." "İşte bunun için dışarıdan kolay görünüyor dedim. Elimde değildi ki! Koskoca memleket, milyonlarca ahali. Herkesin kendine göre bir fikri var. Ulema ayrı şey söyler, Avrupa'da tahsil edenler ayrı." " Münevverlerin ağzını kapatmasaydınız onlar halkı aydınlatabilirdi. " " Hayır hayır," dedi eski padişah, "olmazdı…” (s. 88) Kitap kapağındaki illüstrasyon, Stanford Üniversitesi'nde tarih profesörü olarak akademik çalışmalarını sürdüren Ali Yaycıoğlu’na ait. Kendisi kitabın metnine de katkılar yapmış. Livaneli ile kitap hakkında, 14 Temmuz 2022’de yapılmış bir söyleşiyi izlemek isterseniz bkz.: (1. Kısım) bit.ly/3teyxif; (2. Kısım) bit.ly/3thHBmA İyi Okumalar!
bilge_dgr
Üstat
08.03.2024
II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra yaşadığı sürgün hayatını kendi ağzından anlattığı, ayrıca psikolojik hal ve durumunu da doktorunun gözlemlerinden öğrendiğimiz bir dönem işleniyor. Osmanlı padişahlığından sefalete uzanan bir yol tasvir edilmiş. Ailesi ile birlikte yaşadıklarını okuduğumuz kitapta kendisi ile empati kurabilecek kadar yakınlaşıyoruz. Aydın olması, yeniliğe açık olması, gittiği Avrupa ülkelerinde gördüklerinden sonra biz ne kadar geri kaldık hissiyatını yaşaması, yine de istibdat savunucusu olması, sürgün edildiği Selanik’te yaşayan aydınlar tarafından hoşnutsuzlukla karşılanması, sevilmemesi anlatılıyor. Yönetmenin kurnazlıkla ilişkili olduğunu savunuyor. Başarısını kurnazlığına yorarak, kendinden sonrası için endişe duyuyor. Kendisi ile içinde sürekli çelişen hislerini, yaşadığı tedirginlikleri oldukça güzel okuyucuya geçirebiliyor yazar. Üslup oldukça akıcı, kurgu tarihi gerçeklikten uzaklaşmamış. Dönem kitapları arasında okunmaya değer güzel bir eser.
sefil_baron
Kitapkurdu
08.05.2026
Tarihimizin her daim tartışılan padişahı ||.Abdülhamit in Selanik teki sürgün hayatından kesitler sunan harika bir tarihi roman.Kitabin sonundaki Spotify den Süreyya Önder ve Zülfü Livaneli bin sohbeti ise.inanilmaz keyifli kim düşünmüş ise Bravo.
mehakus
Kitapkurdu
03.04.2026
Zülfü Livaneli’nin Kaplanın Sırtında adlı eseri, Türk tarihinin en tartışmalı, en çok merak edilen ve üzerine en çok konuşulan figürlerinden biri olan II. Abdülhamid’in şahsi dünyasına, sürgün yıllarına ve zihinsel gelgitlerine odaklanan bir belgesel-roman niteliğindedir. Livaneli, bu kitapta bir padişahın sadece siyasi hamlelerini değil, bir "insan" olarak korkularını, vehimlerini ve pişmanlıklarını masaya yatırıyor.
Meryem Birkan  Turan
Kaşif
03.02.2026
"insanlar benden bahsederken nevi unuttular bilivor musun? Benim de bir insan olduğumu Bir aile babası, gülen, ağlayan, hastalanan, neşelenen bir insan olduğumu. insanı değil sadece iktidarı gördüler." demişti Abdülhamit. Osmanlr'nin 33 villik saltanatında önemli yenilikler yapmış, en çok ses getiren padisahlarından Abdülhamit... ○ Livaneli bu kitapta, Ittihat ve Terakki mensuplarinin sebep olmasıvla tahttan indirilen Abdülhamit'in ailesi ile Selanik'e sürqün edilmesini ve kisisel doktoru olarak atanan Doktor Atif Hüseyin'in Abdülhamit ile üç buçuk yil süren sohbetleri ile yanlış bilinen doğruları anlatmıştı.
Selda.KLNC
27.01.2026
tarih içinde kaybolduğunuz bir öykü..
Muhibbi Kütüp
Kaşif
26.01.2026
Keşke biraz daha objektif görünmekten ziyade objektif olmak kaygısıyla yazilsaydi dediğim bir kitap..
93erhan
Hezarfen
22.12.2025
Livaneli’nin birçok eserini okumuş biri olarak, Eliya ile Yolculuk kitabındaki "siyah Türkler" ifadesi ve büründüğü ucuz şovenizm beni yazardan soğutmuştu. Ancak hayatın siyah-beyaz kategorilere sığmayacak kadar esnek olduğunu fark edince, insanların sözlerinden ziyade amaçlarına odaklanarak Kaplanın Sırtında kitabına bir şans verdim. Roman, 31 Mart Vakası sonrası Selanik’teki Alatini Köşkü’ne sürgün edilen II. Abdülhamid’in hikâyesini konu alıyor. Kurgu, Sultan’ın doktorluğunu yapan İttihatçı Dr. Atıf’ın anıları üzerinden şekilleniyor. Görevi gereği her gün köşke giden Atıf, Abdülhamid ile kurduğu diyaloglar sonucu devrik Sultana hak vermeye başlar. Abdülhamid; istibdat süreci, hafiye teşkilatı ve Avrupa hayranlığı gibi konuları kendi perspektifinden doktora aktarır. Akıcı bir dille yazılan bu eser, hayatın grinin tonlarından ibaret olduğunu kanıtlıyor. İyi-kötü, kahraman-hain gibi keskin ayrımların sanal sınırlardan ibaret olduğunu görmek adına bu romanı mutlaka okumanızı öneririm.
aynur90
Kaşif
02.09.2025
Bütün kitaplarını okuduğum yazar bu eserinde çok özgür davranamamış, bir çok şeyi sanki kırpılmış gibi ya yazmaya korkmuş ya da yazmaktan imtina etmiş gibi yüzeysel bir roman çıkmış ortaya.Keşke daha cesur ve daha geniş bir konu ve anlatım yapsaydı.Sanki hiçbir şey anlatmamış gibi olmuş.
samtbekts
Kitapkurdu
25.08.2025
okunulması gereken bir kitap ama abdülhamiti farklı bir bakış açısındanda okunulması gerekiyor tek başına okunulursa yetersiz gibi
ilk_ay01
Kitapkurdu
02.07.2025
Çok güzel herkes okusun,
od3
Kitapkurdu
28.05.2025
OKUMANIZ GEREKEN BİR ESER OLAYLARA BAKIŞ AÇINIZI DEĞİTİRECEKTİR.
Fatih ÇAĞLAK
Kitapkurdu
12.04.2025
Yazarın yetkin dili ve her iki tarafın da psiklojik durumlarını kendi içinden objektif olarak yansıtmasıyla çok güzel bir kitap
gamze kun
Kitapkurdu
17.02.2025
Bildiğimiz klişelerin dışında bir biyografik eser olmuş. Çok beğendim.
Kübra Aydınlı
Kaşif
05.02.2025
Livanelinin harika bir bakışla “insan Abdülhamid” yorumlaması. çok beğendim
incimert
04.12.2024
livaneli sen yaz biz okuyalım. ikinci kez okuyunca bile aynı tadı bırakan bir kitap. harika
NEVMAVİ
Kitapkurdu
25.11.2024
zülfü livanelinin kaleminden güzel bir kitap
Yasemin Akbaş
Kitapkurdu
19.10.2024
Hediye olarak aldım. Yazarın adı yeter yazdıklarının kötü olma ihtimali yok