William Gibson’un, yazıldığı zaman (1984) düşünüldüğünde insanı şaşkınlığa uğratan vizyonu ile kendinden sıklıkla söz ettiren kitabı neuromancer (ya da kitaptaki çevirisiyle nöromansçı) siberpunk akımı ile özdeşleştirilmiş dikkat çekici bir yapıt. Bu etiketten de anlaşılabileceği üzere odağına siber dünyayı alan kitap; insan yaşamının ve hatta bedeninin bilgisayarlar ve yapay zekâ ile bütünleşmesi, siber dünyanın öngörülemezliği ve sınır tanımazlığına dair kehanetleri ile gördüğü saygıyı kuşkusuz hak ediyor. Henüz internetin ortada olmadığı ve bilgisayarların sıradan insanın kişisel kullanımına girmediği bir çağda internet ve yapay zekânın geleceğine dair öngörüleri ile şaşırtıcı olduğu kadar, bilimkurguda kendine özgü bir alan açmasıyla da ilginç Neuromancer. Kuşkusuz giderek makineleşen insan ve yapay zekâ bilimkurgu dünyası için yeni temalar sayılmaz ve Asimov ve Heinlein gibi çeşitli yazarlar tarafından çeşitli şekillerde üzerinde durulmuş konular. O halde kitabı sıra dışı kılan ve hak ettiği üne kavuşturan şeylerin neler olduğunu sorabiliriz. Bunun için hikâyeye geçmeden de bir miktar bilgi vermek gerekiyor.
Öncelikle kitabın yarattığı matris (siber uzay) dünyası ve insanın sanal dünyaya entegre olması fikrinden bahsedebiliriz. Evet, kitap matrix filminden on beş yıl kadar önce bu filmdeki bazı fikirlerin çekirdeğini ortaya atmış ve büyük olasılıkla filme de etki etmiş. Kısaca; bağlanarak duyularımızla algılayabileceğimiz bir sanal dünya söz konusu. Elbette durum filmdekinden biraz daha farklı ve bu sanal dünya insanların içinde yaşamasından çok ticari faaliyet amaçlı yapılmış, bir çeşit grafik ara yüzlü internet sistemi; her şeyin bağlı olduğu bir ağ. İnternetten farkı içine ekran yerine duyu organları ile girilebilmesi. İkinci olarak; yine yazıldığı tarih açısından sıra dışılığı ile göze çarpan birkaç fikre özellikle vurgu yapmak gerekir. Bunlar; insan bilincinin tamamen bilgisayar ortamına aktarılabilmesi; insanların beyin implantları aracılığı ile yapay zeka tarafından yönlendirilebilmesi ve başka bir insana bağlanabilmemiz (onun gibi görüp hissetmemiz) olarak ifade edilebilir. Bilinç aktarımı, bir insanı tanımlayan tüm özelliklerin bilgisayar ortamında simüle edilebilmesi anlamına geliyor. Tüm becerileri, zayıflıkları iyi ve kötü yanlarıyla insanı “ben” yapan şey beyinde kodlanmış bilgiler ise bunların bilgisayara aktarılması ve orada tekrar hayata kavuşabilmesi neden mümkün olmasın diye soruyor Gibson. Tabi, aynı nedenlerle insan beyninin yapay zekâyla kontrolü de mümkün oluyor (yapay zekâ için bile zor bir iş olsa da). Yine yaşayan birisinin bedenine girip onunla aynı anda aynı hisleri yaşamak da çipler ve iletişimin halledemeyeceği bir şey değil.
Kitabın gelecek vizyonu burada bitmiyor; İnsan vücudunun modifikasyonu; organların mekanik organlarla değiştirilmesi-geliştirilmesi, yaşlanmanın durdurulması, vücuda takılan implantlar sayesinde ekstra özellikler (parmaklara bıçak takabilme, görüş kabiliyetini arttırma vb.) kazanma, sinir sisteminin modifikasyonu (daha hızlı tepki verme, iş yapabilme becerisini arttırma vb) gibi olaylar (Örneğin terminatörün görüşü gibi bir ekran) geleceğin siber dünyasına dair bir tablo çiziyor. Dahası kriyojeni yani insan dondurmanın ilginç sonuçları ile karşılaşıyor ve yapay zekânın “sınırsızlığına sınır çizmek” için kurulu bir polis birimi olan “Turing” ile karşılaşıyoruz.
Tüm bu fikirlerin bazıları; istediğimiz yere götürebildiğimiz iletişim araçları ile tüm dünya ile bağlantı kurabilen ve bilinçleri evlerindeki film platformları tarafından bilimkurgu-aksiyon filmleri ile tekrar tekrar doldurulan bizler için çok sıra dışı olmayabilir. Ancak 1984’ün dünyasında bunların ne kadar uzakta olduğunu düşünerek Gibson’un öncülüğünü anlayabiliriz. Kaldı ki Gibson’un fikirleri günümüz açısından bile ilginç ve yaratıcı.
Kitabın yarattığı ve adına siberpunk dünyası dediğimiz şey işte tüm bu teknoloji, implant, sanal bağlantı, yazılım, modifikasyon, yapay zeka, hologramlar, teknolojik korsanlık, hırsızlık, virüsler, bilinç nakli, uyuşturucular, Ninjalar, yakuzalar, arka sokaklar, suç, kara para, teröristler, eğlence, ticaret, uzayda yaşam, büyük şirketler ve uluslararası güç mücadelelerinin bileşiminde oluşan bir kaos. Şimdi bu kaostan nasıl bir öykü çıktığına bakabiliriz (bilgi kısmı).
Gökyüzü karlı ekran grisi ve bladerunner (1982) filminden çıkmış bir sahneyi andırır Çiba kentinde başlayan öykümüz, hackerların siber dünyadaki karşılığı olan konsol kovboyluğu (beyni ile bağlantı yapan) yapan Case’in başına gelenler çerçevesinde ilerler. Case Siber dünyada korsanlık yaparak adından bahsettirmişse de açgözlülüğü yüzünden sinir hasarına uğratılmış ve bu sebeple yetilerini kaybetmiş eski bir kovboydur. Geçinmek için cinayet dâhil her işi yapmakta ve giderek tükendiğini hissederek birinin kendisini ortadan kaldırmasını ummaktadır. Sevgilisi Linda ile tabut denilen daracık odalı otellerde, arka sokaklarda ve uyuşturucu çemberinde geçen sefil bir hayat sürmektedirler. Bir gün peşine düşen bir fedai olan Molly onu patronu Armitage ile görüşmeye zorlar. Armitage, Case’e onarılmaz kabul edilen sinir hasarını onarma (ve eski işine geri dönebilme) karşılığında bir iş teklif eder. İşi açıklamasa da bu gökten gelmiş bir mucize gibi teklif Case için bulunmaz nimettir. Böylece tedavi için ameliyatı kabul eder. Gelecekte kara klinik denilen yasal olmayan modifikasyon ve tedavi ameliyatları için merkezler bulunmaktadır. Ameliyat Case’i eski haline getirse de Armitage’ın ona bir sürprizi olacaktır. Öte yandan Molly de aslında Armitage’a şüphe ile yaklaşmaktadır ve Case ile giderek yakınlaşırlar. Armitage’ın kimliğini araştırırlar ve yaralanmış eski bir asker olduğunu öğrenirler. Yine de o hikâye çeşitli sürprizlere gebedir.
Patronları esas hedefini açıklanmaz. İlk işleri bir “inşa” çalmaktır. İnşa, bir insanın bilgisayar dünyasına aktarılmış halidir ve çalacakları inşa, Case’in ölmüş arkadaşı Düzçizgi dixie’ye aittir. Bu işte radikal bir gruptan yardım alırlar. Bu sırada kendisine kışdilsizi diyen birinden mesaj alırlar. Kışdilsizi bir AI yani yapay zekâdır ve sahipleri yörüngedeki şehirde (serbestaraf) yaşayan çok zengin bir şirket olan T-A’nın malıdır.
Kitabın bu noktasında bizim için şaşırtıcı sayılabilecek bir sürprizle karşılaşırız ve siberpunkla özleşmiş öykümüzde geleceğin dünyasında karşımıza neler çıkacağını beklerken bir anda İstanbul’da dolaşmaya başlarız. Kahramanlarımız sonraki görevleri için Beyoğlu'nda gezer, kapalı çarşı, mısır çarşısı, tünel Topkapı derken tuborgları bile gördükleri kısa bir İstanbul turu yaparlar. İstanbul’a hologramlar ile karşısındakinin gözünde istediği sahneyi yaratabilen tekinsiz bir kişi olan Rivieara için gelmişlerdir. Bir Ermeni olan terzibaşçıyan sayesinde ona ulaşırlar.
Operasyonun son halkası, yörünge şehri olan Serbestaraftadır. T-A şirketinin ve yörüngedeki şehrin sahibi olan, kendi içinde üreyen, dondurucuya yatan, dışa kapalı tuhaf bir aile, onların gizemli konakları ve sahibi oldukları yapay zekâlar ile ilgili planları beklediklerinden farklı gelişecektir. Öykü sona yaklaştıkça Armitage’ın şaşırtıcı öyküsü, Molly’nin geçmişi, kışdilsizinin gizeminin arkasında yatanlar ve sona kadar adını bile duymadığımız nöromansçının öyküdeki yeri de anlaşılmaya başlanacaktır.
Neuromancer, ilginç konusu ve geniş vizyonu ile etkileyici bir yapıt olarak görülmekle birlikte bunları sunuş tarzı açısından eleştirilebilir görülür. Metin, yazarın yarattığı terimlerin altını doldurmak, matrisin grafik halini gözümüzde canlandırmak ve öyküdeki muğlak kısımları anlamaya çalışmak açısından yer yer zorlayıcıdır. Olaylar arasındaki ilişkiler çok sıkı kurulmadığından, bazı şeyleri hatırlamak için geriye dönmek de gerekebilir. Sürükleyiciliği sona doğru artsa da genel olarak temposu yavaştır. Öte yandan Gibson’un önsözde de belirttiği üzere bu kadar vizyon sahibi bir eserde halen ankesörlü telefonlar ve kablolu bağlantılar ve eski teknolojiye özgü öğeler görmek de biraz uygunsuz kalır. Her şeye rağmen yalnızca İngilizce baskısı dünyada bir milyon satmış olan ve birçok dile çevrilmiş eser, öncüsü olduğu akımın takipçileri arasındaki “kutsal” yerini günümüzde de muhafaza etmekte ve okuyucusuna alışılmadık bir deneyim sunmaktadır. Bilimkurguya siber dünya cephesinden bakmak isteyenler, etkileri ve esinleri günümüzde de varlığını sürdüren yapıtın önemini takdir edecektir. Keyifli okumalar.
Yazarın oluşturmaya çalıştığı evren ve kurgu muazzam olmakla beraber ya kullandığı dilden ötürü ya da çeviriden ötürü anlaşılması güç bir eser. Yaratılan evren için bazı kavramlar da oluşturulmuş fakat işleniş o kadar iyi olmadığı için sizin bu kavramları anlamanız ve yazarın kafasındaki evreni benimsemeniz aman alıyor. Bu da kitabın başlarındaki kurguyu tam oturtmanızı engellediği için bir yere kadar sizi pek sürüklemiyor. Kaldı ki kitabın dilinden olsa gerek fazlasıyla devrik cümleler var. Aslında bu durum bir esere doğallık katar çünkü günlük hayatta da devrik cümleleri sık sık duyarız fakat yazılı bir eserde bu durumun fazla olması bir süre sonra sizi eserden soğutmaya başlıyor. Genel olarak eserin okunması ve anlaşılması güç bulmakla beraber, yaratılan evren ve kurgu muazzamdı. Bence esere şans verilmesi gerekiyor.
Yayımlandığı 1984’ten beri dünyayı mı değiştiriyor, yoksa yazarı üstün vizyonerliğiyle dünyanın geleceğini mi gösteriyor? Bu görüşler komplo teorisyenlerini bir hayli yorsa da, kitabın fiziki zorlaması hâlâ bitmiyor. Neuromancer, 80’lerdeki siberpunk kıvılcımını bilimkurgu edebiyatında bir yangına dönüştürdü. Bu ticari genişleme, 90’larda Ghost In Shell‘i takiben, 2000’lerde The Matrix‘in ‘blockbuster’ patlaması olarak astronomik boyutlara ulaştı. 2020’lerde, oyun da dâhil çeşitli dijital platformlarda siberpunk anahtar kelimesi ile taratıldığında birçok yeni ürünün hâlâ üretildiği görülüyor. Bu demektir ki LOTR ve SW gibi yeni bir evren yaratacak kadar yüksek miktarda irfan içeriyor. İşlenecek cevher bolluğu başarının sürekliliğini getirir. Fakat benzerlerinden ayrıldığı, hatta üstünlüğü olan nokta ise bu kitapla sanki tek celsede tüm bir irfanın önümüze serilmiş olması. O nedenle, siberpunk’ın bu bol ödüllü kutsal kitabı bir hayli yüklü ve okuması da bayağı zor.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazıldığı tarihi düşününce bir çığır açması ve müelllifin düşü gücü öne çıkıyor. Sonradan gelen yazarlara geniş bir cadde yolu açması ve buna ilişkin bir külliyat teşkil etmesi ile saygıyı ve sitayişi hakediyor. Srawl üçlemesinin ilk kitabı olan bu eser matrix filmine de ilham vermiş. Yarattığı siberpunk evreni muhteşem ve orijinal olmakla beraber edebi dilinin zayıf olması okumayı biraz zorlaştırıyor.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitabın zorluğu dillere destan ama bu tür eserlere yakınsanız ve ilham verdiği “Ghost in the shell” “Matrix” serisi gibi yapımları seviyorsanız bence bu kitabı da okumalısınız.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Okuyan birkaç arkadaşımdan da kitap çevirisi ile alakalı bazı zorlanmalar yaşadıklarını duydum. Ancak yine de bilimkurgu kitaplarını sevenlerin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Pek çok yerde çevirinin Türkçeye uygun ve esnek olmaması okumayı zorlaştırıyor. Bunu satır satır hissediyorsunuz. Oysa merak ettiğim ve okumayı istediğim eserlerdendi. Tadını alamadım. Üzüldüm.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yıllar önce 6:45 baskısını okumak istediğimde birkaç formadan ileriye gidememiştim. Bu sefer kitabı tamamlayabildim. Evet, hala yer yer anlaşılırlığı ve akıcılığı azalsa da önceki baskısına nazaran Can Kantarcı çevirisinin çok iyi olduğu kanaatindeyim.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uzun zamandır baskısı olmayan bir bilim-kurgu klasiğini güncel ve yetkin bir çeviri ile yayınlayan ithakiye teşekkürler. Darısı "Transmetropolitan"ın başına.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Matrix” film serisinin ve “Ghost in the Shell” animesinin ilham kaynağı olan temel bir bilimkurgu eseri. Üstadın akıcı dili ve gelecek öngörüleri, okumayı çok daha keyifli hale getiriyor. Bilimkurgu sevenlerin kaçırmaması gereken bir eser.