Tanabay gençliğinde hareketli bir hayat yaşamış, rejimin uygulamalarını hayata geçirebilmek için uğraşmış, iyi niyetli çalışkan bir adamdır. İkinci Dünya Savaşından dönünce mesleği olan demircilikle uğraşan Tanabay, çok sevdiği, saygı duyduğu Çora’nın ısrarı üzerine yılkıcılığa (at çobanlığı) başlar. Devraldığı sürüde Gülsarı isminde eşine ender rastlanacak çok değerli bir taypalma yorga at vardır. Tanabay bu atla bütün yarışlarda birinci gelir. Onun adını yörede duyurur. Bir gün bu at merkezden Çoranın yerine yeni tayin olan sekreterin bineği olamk üzere Tanabay’dan istenir. Tanabay önceleri direse de vermek zorunda kalır. Lakin at her seferinde kaçıp eski sahibini bulmaktadır. Sekreterin adamları ata olmadık zulümler uygularlar, ayaklarına demir prangalar vururlar, eziyet ederler. Tanabay her şeye rağmen canla başla çalışarak sekreterliğin verdiği görevleri yerine getirmeye çalışır. Bir defasında ondan yanına yardımcı gençler alarak koyun sürüleri ile uğraşması istenir. Tanabay kabul eder, Dağlarda, yaylalarda zor durumlarda kalır, işte burada eskilerin kullandıkları keçe çadırların çobanlık için ne kadar uygun olduğunu anlarken, gençliğinde bu çadırların kullanılmasına gösterdiği muhalefetten dolayı utanır. Ona koyunların kuzulayacakları zaman kullanması için tahsis edilen ağıl’ın viran durumda olması, hava şartlarının bozukluğu, yardım için yanına verilen gençlerin işi bırakıp gitmeleri, her seferinde daha fazla ürün isteyen merkez yöneticilerinin sorunlara ilgisiz kalmaları Tanabay’ın moralini bozar. O günlerde Çora’yla birlikte teftişe gelen müfettişe patlar, ona sadece konuştuklarını problemin çözümüne dair kafa yormadıklarını, hep daha fazla istemekten başka bir şey bilmediklerini söyler. Bunları söylerken kullandığı “yeni efendi” sözü onun devrim düşmanlığıyla yaftalanıp yargılanmasına ve partiden atılmasına kadar varacaktır.
Aytmatov bu eserinde Kırgız köylüsünün dertlerini duyurmaya çalışmış, onlardan hep daha fazlasını isteyen, ama teşekkürü çok gören totaliter zihniyete göndermeler yapmıştır. Tanabay’ın yargılandığı mecliste konuşulanlar, katı ideolojik zihniyetin dünyanın her tarafında aynı yapıyı arz ettiğinin kanıtıdır. Tanabay’ın kavga ettiği müfettişin orada söyledikleri aslında bildik sözler;
“Parti üyesi yoldaşlar, izin verirseniz ben durumu biraz açıklamak istiyorum. Bazı yoldaşları uyarmak isterim ki, Tanabay’ın davranışı basit bir kabadayılıktan öte bir durumdur. Bu yoldaşlara şunu söylemek istiyorum. Eğer bu bair bir kabadayılıktan ibaret olsaydı, inanın ki onu bu kurula getirmezdim. Kabadayılarla başa çıkmak için başka usullerimiz de var. Mesele, Tanabay’ın beni aşağılaması da değil. Ben ilçe parti komitesini temsil ediyorum. Böyle olunca da partinin aşağılanmasına izin veremem, bunu görmezlikten duymazlıktan gelemem.”
Bütün buların dışında Gülsarı ile Tanabay’ın ortak bir kaderi paylaştıklarını, gençlikten yaşlılığa doğru uzanan yolu beraberce yürüyüp ihtiyarladıklarını; genç oldukları yıllarda hayat dolu, girişken ve fedakâr olduklarını fakat zaman içerisinde sistemin değiştirdiği hayat şartlarının zorlamasıyla hırçınlaştıkları, fedakârlıklarının karşılığını alamadıklarını ve böylece yavaş yavaş sistemin dışına itildiklerini görüyoruz. Böylece, Gülsarı’nın üzerine yapışıp kalmış birçok imgenin bulunduğunu dolayısıyla Gülsarı’nın yer yer özgürlüğü yer yer de Kırgız halkının ta kendisini, geleceği bir bakıma da sistemin ürünün temsil ettiğini görüyoruz.
Bununla birlikte eskiden her şeyi doğru bildiğine inanan fakat dağlarda geçirdiği onca yıllardan sonra bazı gelişmelere de uzak kalarak şartların eskiye kıyasla çok değiştiğini geç olsa da fark eden Tanabay eski fikirlerini sorgulamaya, yanlışlarını görmeye başlayıp “büyüklerimizi her şeyi daha iyi bileceğine” kanaat getirerek bir iç hesaplaşmaya giriyor. Fakat bu hesaplaşmanın sonunda kendisinin de fark ettiği acı gerçekleri kabul etmek zoruna gidiyor. Örneğin kendi abisini zenginler arasında değerlendirerek onu sürgüne göndertmesi hususunda yanlış davrandığını biliyor ama yine sistemin oturması için bunun o zaman gerekli olduğunu düşünerek suçluluk duygusunu hafifletmeye çalışıyor.
Geçen zaman içerisinde sistemin insanın kendisini ihmal ettiğini anlıyor; işlerin nasıl ve neden bozulduğunu, herkes bu kadar canla başla çalışırken bir ilerleme kaydedilemeyişinin sebeplerini düşünürken eskiden köylere gelen parti yöneticilerinin, temsilcilerinin, müfettişlerinin köylü ile oturup kalktığını, halkla birebir konuşup dertleştiklerini hatırlıyor ve bugünün yetkililerinin isteksiz isteksiz gelip gittiklerinin, “niçin bu kadar kötü gidiyor, sorun ne?” diye sormak yerine daha fazla iş, özveri istediklerini ve dolayısıyla artık sadece insanın ekonomik verimliliği, potansiyeli ile ilgilendiklerini, iç siyaset içerisindeki belirli mevkiler etrafında ve bu bağlamda “menfaatleri” için yaşadıklarını görüyor.
Sonuç itibariyle “Elveda Gülsarı” romanı değişen hayat karşısında ilerleyen yaşlarında, bu değişim de kendi emeği de olmasına rağmen bocalayan, değişim adı altında değerlerin söküp atıldığını geç de olsa fark eden bir adamın yaşadıklarını ve o adamın şahsında siyasi rejimin çöküşünü konu ediniyor.