" Birkaç kuş bilimcinin leyleklere olan merakı ne kadar ilgi çekici olabilir? Veya leyleklerin göçünü izlemek ne kadar zevklidir? Cevap: Hiç ummayacağınız kadar.. "
Jean-Christophe Grangé’in hayal gücünün güzel bir örneği Leyleklerin Uçuşu. Elmas kaçakçılarının sıra dışı yöntemleri, küresel organ mafyasının akıl almaz cinayetleri kitabın konusunu oluşturuyor. Aynı zamanda Grangé bizi yine geniş bir coğrafyada geziye çıkarıyor. İsviçre’de başlayan olaylar, Fransa, Bulgaristan, İsrail, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kongo, Belçika’da devam ediyor ve Hindistan’da nihayete eriyor. Her ülkede ise olaylara karışan onlarca karakter ve kültür, kitaba ayrı bir zevk katıyor.
Olayları kısaca özetleyecek olursak..
Louis Antioche, Paris’teki bir üniversitede tarih ve felsefe üzerine doktorasını yeni tamamlamıştır. 32 yaşındadır ve işsizdir. Ailesini Orta Afrika’dayken bir yangında kaybetmiştir. O zamandan itibaren üvey anne ve babasının (Nelly ve Georges Braesler) gönderdiği yüklü harçlıklar geçimini sağlaması için fazlasıyla yeterlidir. Bir gün Braesler çifti onu bir dostları ile tanıştırırlar. Bu kişi leyleklere hayran bir İsviçreli olan Max Böhm’dür. Max, ona kısa süreli bir iş teklif eder. Yaklaşık 2 ay sürecektir ve leyleklerin göç yolu üzerinde bulunan 6-7 ülkeden geçmesi gerekecektir. Bu gezisi boyunca leyleklerin göç ederken durakladıkları yerleri incelemesi istenir. Aynı zamanda bu sene Afrika’ya giden doğu leyleklerinin neden geri dönmediklerini de bulması gerekmektedir.
Üniversitede geçen 10 yıldan sonra bu teklif Louis’e çok cazip görünür ve hemen kabul eder. Fakat bir aksilik vardır, geziye çıkacağı gün Max Böhm garip bir şekilde ölmüştür. Ölümü Hervé Dumaz isimli, geçmişi şüphelerle dolu İsviçreli bir dedektif araştırmaktadır. Louis bu ölüme rağmen geziye çıkmaya karar verir. Ve 1991’in ağustosunda, ilk durağı olan Viyana’ya doğru hareket eder.
Bulgaristan’a vardığında Max Böhm’den adresini aldığı rehberi bulur. Onunla leylekleri izleyen kuş bilimciyi aramaya gider. Rayko Nikoliç isimli bu rom kuş bilimci göçebe hayat sürer. Yakınlarından öğrendiklerine göre de kısa süre önce ormanda ölü bulunmuştur. Kalbi çalınmış ve vahşice işkence edilmiş olarak..
Louis, cesedin otopsisini yapan, ve Rayko gibi bir çingene olan Milan Çuriç isimli doktorla görüşür. Daha sonra da Bulgaristan’dan ayrılmak üzere tren garına gider. Fakat izlendiğini fark etmemiştir. Nitekim garda treni beklerken bir saldırıya uğrar. Arka mahallelerdeki kovalamaca da iki saldırgandan birisini öldürmeyi başarır. Zaman kaybetmeden, Türkiye üzerinden İsrail’e geçer.
Max Böhm ölmeden önce ondan, İsrail’de İdo Gabor isimli kuş bilimci ile görüşmesini istemiştir. Louis önce İdo’nun kız kardeşi Sarah’ı bulur. Ve Sarah’tan İdo’nun üç ay önce öldürüldüğünü öğrenir. Yine aynı şekilde, acımasızca.. İncelemeleri sırasında bir gerçeğin farkına varır Louis. Göç eden leyleklerin ayaklarına takılan halkalar vasıtasıyla Afrika’dan çıkarılan elmaslar Avrupa’ya kaçırılmaktadır. Çünkü leylekler her yıl aynı göç yolunu kullanırlar ve konacakları yerler matematik kadar kesindir.
Bunun üzerine Louis araştırmasına elmasların çıkarıldığı Orta Afrika Cumhuriyeti’nde devam etmeye karar verir. Afrika’nın göbeğindeki cangıllarda araştırmaya başlar. Ne var ki yine aynı vahşetle karşılaşır. Buradaki kabilelerden biri olan Aka Pigmelerine mensup bir kız, ormanın ortasında vahşice öldürülmüştür. Bulunduğunda iç organlarının yerinde yeller esmektedir.
Dedektif Dumaz Avrupa’da, Louis Afrika’da araştırmalarına devam ederler. Sonunda eksik parçaları bir araya getirmeyi başarırlar. Max Böhm ve Afrika’daki işbirlikçileri leylekler vasıtasıyla her yıl milyonlarca dolarlık elmas kaçırırlar. O sene doğu leyleklerinin geri dönmemesinin nedeni ise İsrail’deki İdo Gabor’un durumu anlaması ve halkalarındaki elmasları almak için Max Böhm’ün leyleklerini öldürmesidir. Bu kaçakçıları yöneten ise Dr. Pierre Doisneau, yani Louis’in öldüğünü sandığı babasıdır. Doisneau yalnızca kaçakcılık yapmakla kalmaz. Aynı zamanda kurduğu yardım kuruluşu Tek Dünya vasıtasıyla benzer doku grubundaki insanların kalplerini çalar. Bunun sebebi ise oğlu, Louis’in abisi Frédérick’i kalp hastalığından kurtarmaktır. Daha öncede abisini kurtarmak içi Louis’in kalbini ona nakletmeye çalışmıştır fakat annesi Louis’i Braesler’lere emanet ederek oğlunun hayatını kurtarmıştır.
Avrupa ve Afrika’daki bu macera Asya’da, Hindistan’ın Kalküta şehrinde son bulur. Louis bu cani ve aklını kaçırmış babasını öldürür, tüm araştırmalarını İnterpol’e teslim eder.
* * *
Kitabın Grangé’in en iyi romanı olduğu söylenebilir. Fakat bana kalırsa aynı zamanda da en fazla şiddet içeren romanıdır. Nazi toplama kamplarında yapıldığı söylenen katliamları aratmayacak türden cinayetler, kasaplıklar mevcut bu kitapta. O yüzden okumadan önce bir kez daha düşünmenizde yarar var. Kitapta anlatılanların gerçek hayatta uygulanabilirliği ise ayrı bir tartışma konusu. Mesela 90’ların başında, ormanın ortasında (kesinlikle steril olmayan bir ortamda) başarılı kalp nakillerinin yapılması. Veya Dünyaca tanınan bir yardım kuruluşunun bu denli pis işlere karışması ve bunun fark edilmemesi. Göç eden leyleklerle yapılan elmas kaçakçılığı.
Fakat su götürmez bir konuda var ki, o da kitabın hiçbir sayfasında gerilimin düşmüyor olmasıdır. Aynı zamanda ona yakın ülkede süren macerada bu kitaba has bir akıcılık kazandırıyor.