80’li yılların en popüler kitaplarından, davet konusunu işleyen ender kitaplardan birisi idi. Aslında popülaritesi halen devam ediyor. Kitabın yazarı kıymetli Hocam Ahmet Önkal’dan İslam Tarihi derslerinde canlı olarak dinleme imkanı bulan biri olarak tekraren okuyabileceğim kitaplar içerisinde yer aldığını özellikle belirtmeliyim. Kitap, "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et" (Nahl,125) ayetinin genel bir tefsiri olarak müslümanların davet çalışmalarında uymaları gereken başlıca metotları ve örneklerle uygulamasını göstermesi bakımından büyük bir öneme sahiptir. Bütün imkanlar seferber edilerek okunmasını ısrarla tavsiye ediyorum.
İnsanlar, tabiatları icabı her zaman irşada, öğüt ve nasihate muhtaçtırlar. Dün nasıl insanlık, peygamberlere muhtaç idiyse bugün de son peygamberden sonra onların varisleri alimler ve davetçilere muhtaçtır. Ferdin sadece kendisini ıslah etmesi ve nefsiyle meşgul olması, yeterli değildir. Kişi aynı zamanda cemiyetin ıslahı ile de mükelleftir. Zira fert, cemiyetin tesirindedir. Bu tesiri nazar-ı itibara alarak insan, içinde yaşadığı toplumun inançları paralelinde olmasına gayret gösterecektir. Diğer taraftan müslümanın yaşadığı cemiyet, İslamî bir cemiyet olmadıkça, müminin İslamî kalıplara uymasını kolaylaştıracak bir mahiyeti bulunmadıkça Müslüman şahsın, kendi hayatını bu İslamî şekle sokması mümkün değildir. Gayr-i İslamî bir toplumda veya gayr-i İslamî havayla karışık bir cemiyette müslümandan İslam’ı tam yaşaması istenilemez. Bu bakımdan fert, davetle mükelleftir. (s.18)
Davette bulunmak, maruf ve münkeri, bunların hangi usüllerle ve hangi şekillerle sunulması gerektiğini bilmeyi zaruri kılar. (s.23) Davetin sıhhatli yapılabilmesi için en önemli unsur, davet için uygun bir metodun uygulanmasıdır.
Metot, her ilmin temelidir; metotsuz ilim, faydasız bir sermayedir. “Metotsuz olarak bir hakikate varmaktansa hiç varmamak daha iyidir. Metotsuz kimse, ayağının altındaki hazineyi görmeden diyar diyar dolaşıp hazine ararken yolunu kaybeden kaptan gibidir” (Descartes) Bilinmelidir ki, “vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir” çıkış noktasını ve hareket planını tespit etmemiş, metodunu ortaya koymamış hiçbir hareket gayeye ermeyecektir. Buradan hareketle diyebiliriz ki, davette metot, davetin bir parçasıdır, davetten bir bölümdür. (s.28)
Çilesi olmayan dava yoktur ve çile çekmesini bilmeyen, acılara göğüs geremeyen, sabırsız davranan dava sahipleri, muvaffakiyete eremezler. (s.37)
“İslam’ı önce göğüslerinizde, gönüllerinizde hakim kılınız; yeryüzünde, beldenizde de İslam hakim olacaktır”(H. el-Hudaybî) İslam daveti önce, davetçinin kendi nefsinden başlar, bu sahada yapılacak ilk iş, İslamî bir şahsiyete ve iradeye sahip olmak, nefsi tezkiye etmek, masiyetlerden, günahlardan, ayıp ve ahlaksızlıklardan arınmaktır. (s.58)
İnsanlığın hidayetini isteyen davetçiler bütün bunlara karşı sabırlı olmak gereklidir. Yangının vuku bulduğu bir yerde hiçbir şeyden haberi olmadan derin bir uykuya dalmış olan kimseyi uyandırarak tehlikeden kurtarmak, insanî bir vazifedir. Bu şekilde rahat bir uykuya dalmış olan kimse, çoğu kez işin farkına varıncaya kadar kendisini uyandırana kızar, bağırır ve belki de sayıklayarak hakaretler eder, küfürler savurur. Ama tehlikeden bu zavallıyı kurtarmak isteyen, bütün bunlara sabır ve tahammül etmesini bilmeli, onu uyandırmak için kullanılması gerekli bütün çarelere başvurmalıdır. Davetçi de aynen böyledir. Allah’a davet yolunda karşılaştıklarına sabır göstermesi, ona yakışan en uygun, en gerekli şeydir. (s.201)
Şu açıklamayı da eklemek isterim:
Davet, terim olarak "İslam'a ve İslam esaslarının uygulanmasına çağrı" anlamına gelir. Davetin İslamî inanç ve değerlerin kabul edilip uygulanmasını sağlamayı hedef alan bir faaliyet olduğunu, dolayısıyla hem gayri müslimlere hem de müslümanlara yönelik olabileceğini göstermektedir. Buna göre tebliğ, irşad, vaaz, nasihat, inzâr, tebşîr, emir bil-ma’rûf nehiy anil-münker gibi terimler de uygulama ve gayeleri bakımından aynı veya yakın manaları ifade etmekte; sıkça birbirinin yerine kullanılmaktadır.
Kur’an incelendiğinde İslam dinini yaymanın yegane yolu ve Hz. Peygamberin misyonunun davet ve tebliğ esası üzerine bina edildiği görülmektedir. İslam'da savaşın ‘cihad’ diye adlandırılması, savaşın gayesinin insanlara hükümranlık olmayıp insanları hakka davet etmek, onların inançta ve amelde doğruyu bulmaları için gerekli yolları açmaya ve engelleri ortadan kaldırmaya çalışmak olduğunu gösterir.
Hz. Peygamber'in risaleti boyunca davet faaliyetinde ulaşmış bulunduğu büyük başarı, onun uyguladığı davet metotlarının son derece tutarlı, mâkul, mantıkî, sistemli, gerçekçi, olayların gelişimine uygun ve başarıya götürücü metotlar olduğunu göstermektedir. Bu metotların uygulanışında hazırlık, kadrolaşma, kitleleşme ve devletleşme şeklinde dört merhaleden geçildiği görülür.
Asr-ı saadetten itibaren tarih boyunca hemen bütün müslümanlar i'lâ-yi kelimetullah yolunda daveti şahsî bir yükümlülük kabul etmiş ve bu yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmışlardır. Nitekim İran, Horasan, Mâverânünnehir gibi bölgelerle Afrika'nın çeşitli yörelerinde İslam'ın yayılışı bu tür davet faaliyetleriyle gerçekleşmiştir.
İslam'da Allah ile kul arasına herhangi bir vasıtanın sokulmaması/ruhbanlık İslam davetini hıristiyan misyonerliğinden tamamen farklı kılmıştır. Misyonerlik faaliyetleri kilisenin temel görevleri arasında yer almış, bu maksatla düzenli ve sürekli kurumlar ihdas edilmiş, özel olarak bu iş için görevlendirilmek üzere misyoner din adamları yetiştirilmiştir. Buna karşılık İslam'da Allah ile kul arasında aracı bir sınıf veya teşkilâtın bulunmayışı İslam dünyasında bir misyonerlik müessesesinin doğmasını önlemiş ve davetin ferdî bir görev olarak yürütülmesine yol açmış, bu şekilde İslam daveti, hıristiyan misyonerlik kurumunun aksine, sömürü gibi siyasî ve ekonomik art niyetler taşıyan organize bir hareket olmaktan uzak kalmıştır. (İA, 9/17)