Hakkaniyetli olmak gerekirse, usta sanatçıların siyah-beyaz fotoğraflarıyla süslenip yazarın alışılageldik zengin dili, etkileyici üslubu ve görsel tasvirleriyle renklendirilmiş semtleri, mahalleleri, sokakları ve tarihi yapılarıyla İstanbul hakkında yaklaşık üç yüz elli sayfalık titiz bir çalışma vardı karşımızda. Yerli yabancı pek çok yazar ve seyyahın anlatılarına -o anlatıları kendi bakış açısından yorumlayarak- yer veren Pamuk, Osmanlı İmparatorluğunun son döneminden 1970’lere kadar uzanan Batılılaşma serüvenini, Doğu ile Batı arasına sıkışmış kimlikleri, kentin yitirdiği değerleri ve zihniyet değişimlerini sözcüklerle canlandırmıştı. Ancak medya için haber değeri taşıyan, manşetlere çıkarılan metnin bu nitelikleri olmayacaktı elbette. Pamuk’un seçtiği imaja uygun biçimde, vurgu yazarın ifşa ettiğini söylediği özel hayatına yapıldı; ilk sertleşmesine, ilk aşkına, ilk cinselliğine… Böylece yazar ve okuyucu samimileşmişlerdi. Aslında Orhan Pamuk çocukluk dönemini, mesela üç-beş yaş arası yıllarını sanki daha dün yaşanmışlığın berraklığını taşıyan cümlelerle aktarırken anı ile kurguyu iç içe geçirdiğini belli etmişti. Delikanlılığına denk gelen 68 döneminin gençlik hareketlerine –en azından o gençlere ilişkin duygu ve düşüncelerine- tek bir sözcükle bile değinmemişti. Artık çok uzaklarda kalmış ufak tefek ayrıntılar her nasılsa bellekte kayıtlı kalmış, ama Pamuk toplumsal belleğe kazınmış mesela 15-16 Haziran’ı, İstanbul’un Cumhuriyet tarihindeki en uzun iki gününü hiç hatırlamamıştı Sonuçta yazarlığının artalanına -dünya görüşünün ne türden ideolojilerle yapılandığına- dair ipuçları da vermemişti. Ama okuyucunun kulağına aslında okuyucuyu ya da kamusal alanı hiç de ilgilendirmesi gerekmeyen aile sırlarını -kendi deyimiyle yazarlık ahlaki gereği- fısıldayarak, özel ve kamusal alanlar arasındaki, “iç” ile “dış” arasındaki sınırı kaldırıyordu Pamuk. Samimiyetin biricik ölçüsü tam da buydu işte…
Medya desteğiyle çok öne çıkarılması dışında “İstanbul, Hatıralar ve Şehir” türünün ne ilk ne de tek örneği. Tersine, 80 sonrası kültürel ikliminde yeşerip televole ve türevleriyle, “Biri Bizi Gözetliyor”, “Ben Evleniyorum” ve “PopStar” tarzı yarışma programlarıyla, Can Dündar belgeselleriyle, “Film Gibi” ya da “Gerçek Kesit” kulvarındaki hayat simülasyonlarıyla zenginleşen “ifşaat külliyatı” arasında mütevazı bile kalıyor o. Bu konuda çok da şey söylendi askında. Bir hatırlatmayla başlayalım; 80’lerde yeni bir kültürel iklime girmiştik. Nurdan Gürbilek’in ifadesiyle insanlar 80’lerde “teni ve iştahı keşfettiler, ama cinsellik denilen bölge de ilk kez bu kadar çok konuşulan, bu kadar çok kuşatılmış bir alana dönüştü. Kültür ilk kez bu kadar önem kazandı, bir bakıma günlük hayatın kendisi kültürelleşti, öte yandan da kültür denen alan özerkliğini ve otoritesini ilk kez bu kadar kesin biçimde kaybetti. Aydınlar kendileri adına ilk kez bu kadar çok konuştular, ama varlık koşullarını da ilk kez bu kadar kesin biçimde yitirdiler. Baskının bu kadar yoğun olduğu bir dönemde, iç dökme, anlatma, ifşa etme arzusu ilk kez bu kadar öne çıktı; 80’ler ruhundan söz edeceksek eğer, bunu bir dikizleme isteğinde, bunun yeni bir haz olarak tanımlanmasında, insanların buna kışkırtılmasında, burada bir özgürlük vaadi buluyor olmasında aramak gerekir”. Böyle bir hayatın tümüyle dışında kalmamız mümkün değilse bile, yine de bir kenara çekilebilir, “magazin dünyası” deyip geçebilirdik. Ne yazık ki, toplumu saran özel hayatı alenileştirme ve rontgencilik merakı çok geçmeden edebi alana bulaştı. Biyografik ve otobiyografik roman ya da anlatılar hızla yaygınlaşırken yazılanlardan çok yazanların öne çıkarıldığı, yazarların okuyucularına karşı ne denli içten ve samimi olduklarını kanıtlamak için röportajdan röportaja koştukları, edebi değerlerin yerini yazarda simgeleşen markaların aldığı bir döneme girdi Türkiye.